1400 / Sağlık

Darüşşifa: Dünyaya Türklerin tanıttığı sağlık sistemi

Tedavi, eğitim ve sosyal hizmeti aynı yapıda buluşturan sağlık kurumları.

Kitapta 395215 dk. okuma
1400

Sağlık

DARÜŞŞİFA: DÜNYAYA TÜRKLERİN TANITTIĞI SAĞLIK SİSTEMİ

Anadolu Türk devletlerinin sosyal devlet anlayışı içinde önemli bir yer tutan eğitimin ayrıcalıklı bir dalı olarak tıp eğitimi, hastaya hizmet fi kriyle paralel sürdürülmüş, bu tıbbî faaliyetle-

rin gerçekleştirildiği yapı birimleri ise darüşşifa (hastahane) ve tıp medreseleri olmuştur.

Darüşşifaları, en basit anlamda; halka sağlık hizmetlerinin sunulduğu yer olarak, tarif etmek mümkündür. Anadolu’da “darüşşifa” adından başka “şifahane”, “mâristan”, “bimâristan”, “dârüssıhha”, “dârülâfi ye”, “darüttıbb” isimleriyle de anılırlar. Bu sağlık kuruluşlarında din, dil ve ırk farkı gözetilmeden halka sağlık hizmeti sunulmaktaydı.

Anadolu’da inşa edilen Selçuklu ve Osmanlı dönemi darüşşifaları Nizamiye medreselerinin bilimsel hiyerarşisini aratmayan bir şekilde işlevlerini sürdürmüşlerdir. Osmanlı döneminin devraldığı darüşşifa yapılarının işlevlerini aynen sürdürmelerini sağladığı, tıp eğitimini ve sağlık hizmetlerini bireysel vakıf sistemi içinde bir sos-

yal yardım anlayışı olarak başından sonuna kadar götürdüğü de bilinmektedir.

İstanbul’un 1453’te Fatih Sultan Mehmet tarafından fethi ile başlayan Türk devrinde, genel eğitime verilen önemle birlikte insan sağlığına hizmet ve sağlık eğitimi de ayrıcalıklı bir şekilde önem kazanmıştı. Osmanlı Devleti’nde sağlık ve sağlık eğitimi ile ilgili hizmetler, başlangıçta Anadolu’da, Anadolu Selçuklu ve Beylikler döneminde meydana getirilen darüşşifa yapılarında ve tıp medreselerinde sürdürülmüş, bunlara ilâveten Bursa’da Osmanlı Beyliği’nin ilk üniversite nitelikli külliyesi olan Yıldırım Bayezid Külliyesi’nin yapımı 1395 yılında bitirilmiştir. Bu külliyede dinî eğitim yapılan bir medreseden başka bir de tıp medresesi ile darüşşifa yapısı da inşa edilmişti.

Yıldırım Külliyesi işlevsel yapılarının sayısal çokluğu ve çeşitliliği yönünden önemlidir. Bu külliyedeki darüşşifalar ve medreseler ise eğitim tarihi yönünden ayrıca önem taşır. Külliyedeki

Darüşşifa Dünyaya Türklerin tanıt ığı sağlık sistemi

1400

darüşşifa, tıp uygulama alanı ve hastaya hizmet sunan birim olarak yer alırken, iki medrese yapısı da, biri dinî eğitim, diğeri tıp eğitimi veren yapı birimi olmaktadır. İkinci başkent Edirne’de, böyle bir darüşşifa yapısının inşası ise Sultan II. Bayezid tarafından kendi adıyla anılan külliyede yer alacaktır. Ancak daha önce İstanbul’da Fatih Sultan Mehmet’in kendi adıyla bilinen Fatih’teki Külliyesi’nde üniversite nitelikli bir kuruluşla birlikte bir de darüşşifa yapısına yer verilecektir.

15. yüzyıl ortalarında İstanbul’da Bizans’ın sadece iki sağlık kuruluşu olduğu bilinmektedir. Bunlar, Ayasofya ile Pantokrator (Zeyrek Camii) kiliseleri çevresindeki manastırlar ile misafirhane, düşkünler evi ve bir hastanenin bulunduğu yapı topluluğudur. Bu yapı topluluğu fetihten sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından tamir et-

tirilmiş, “Eski İmaret” adıyla yenilenen bu kuruluşta sağlık hizmetlerinin bir süre daha devamı temin edilmiştir.

Fetih’ten 17 yıl sonra yapımı gerçekleşen Fatih Külliyesi (1456-1470) yapıları arasında yer

alan darüşşifa yapısını arşiv belgelerinden bilmekteyiz. Fatih devri mimarlarından Atik Sinan’ın planlayıp inşa ettiği bilinen külliyenin yapıları içinde ayrıcalıklı bir yeri olan darüşşifa yapısından sonra, Sultan II. Bayezid, Tokat, Amasya’dan sonra Edirne’de Tunca Nehri kenarında inşa ettirdiği külliyesinde bir darüşşifa yapısına da yer vermişti. Darüşşifa sonraları “Yeni İmaret” adıyla tanınan külliye bütünlüğünün kuzeydoğu köşesinde, medrese yapısıyla bitişik olarak 1484-1488 yılları arasında yapılmıştır.

Darüşşifanın son bölümünde ise devasız akıl

hastaları için revakların gerisinde altı mekân sırası yer almıştır. Evliya Çelebi, darüşşifanın batısındaki bahçelerde eczacılıkta kullanılan şifalı bitkilerin yetiştirildiğini bildirmekte, ruh hastalarının tedavisinde “müzikle tedavi” uygulandığını gördüğünü, hazırlanan ilaçların hafada iki gün ücretsiz olarak hastalara dağıtıldığını anlatmaktadır.

Osmanlı dönemi tıbbında salgın hastalıkların tecrit yapıları olarak, özellikle cüzzamın bulaşıcılığı ve yaygınlığı nedeniyle, bu tür hastalar için tecrit yapıları-cüzzamhaneler inşa ettirilmiştir. Bu tür yapıların ilkinin Edirne’de olduğu bilinmektedir. “Miskinler Tekkesi” olarak tanınan bu yapı Edirne’de Sultan II. Murad tarafından (1421-1451) inşa ettirilmiş, iki yüzyıl hizmet vermiştir.

14.-15. yüzyıllarda, Anadolu’da Osmanlı Devletine bağlanmış olan yerlerde de yöneticileri tarafından bazı sağlık kuruluşlarının inşa ettirildiği bilinmektedir. İstanbul’da ise 1514 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından Üsküdar’da

yaptırılan ve Karacaahmet Cüzzamhanesi olarak bilinen, bir mescidi de bulunan yapı, revak altına açılan bir dizi odaların “E’ şeklinde planlandığı şekliyle ayrı bir öneme sahiptir.

Manisa’da Hafsa Sultan Darüşşifası, aynı isimle tanınan külliyeye 1539 yılında katılmıştır. 1522 tarihinde cami, medrese, imaret, hangâh ve sıbyan mektebinden meydana gelen külliyeye, darüşşifadan önce 1538 yılında da çife hamam katılmıştır. Yapı Kanuni Sultan Süleyman tarafından annesi Ayşe Hafsa Sultan adına inşa ettirilmiştir. Darüşşifanın ilk hekimi çağının

DARÜŞŞİFA: DÜNYAYA TÜRKLERİN TANITTIĞI SAĞLIK SİSTEMİ

bilgini Merkez Müslihiddin Efendi olup, Mesir Bayramı geleneğinin yerleşmesine yol açmıştır.

16. yüzyılın ortalarında yapılan ikinci bir darüşşifa yapısı, “Haseki” adıyla bilinen semtte, Kanunî Sultan Süleyman’ın eşi Hürrem Sultan tarafından inşa ettirilen Haseki Külliyesidir.

Mimar Sinan’ın Kanunî Sultan Süleyman adına planlayıp inşa ettiği diğer bir yapı topluluğu olan Süleymaniye Külliyesi’nde darüşşifa, tıp medresesi, eczane ve dârü’l-âkâkîr (ecza deposu) nu ihtiva eden bir tıp sitesi meydana getirmiştir. 1557 tarihli vakfiyesi ile cami kitabesi, külliyenin dokuz yıl süren inşa süresini sonucunda ortaya çıktığını gösterir.

Usta-çırak yöntemiyle darüşşifalarda hastaya hizmet paralelinde sürdürülen tıp eğitimi, Bursa’da inşa edilen Yıldırım Bayezid Külliyesin-

deki gibi teorik tıp bilimlerinin okutulduğu bir tıp medresesi ile uygulama ve hastaya hizmetin sunulduğu darüşşifa yapısı ve yine tedavi ile ilgili ilaçların üretildiği eczane ile bunların hammaddelerinin saklandığı depo, Osmanlı’da tıp eğiti-

mine ve insan sağlığına verilen önemin ulaştığı zirve noktayı gösterir.

Bundan sonra İstanbul’un üçüncü yarımadası Üsküdar’da, yine Mimar Sinan’ın plânlayıp inşa ettiği Atik Valide Darüşşifası, eski örneklerde olduğu gibi tek yapı olarak inşa edilmiştir. Sultan II. Selim’in eşi ve Sultan III. Murad’ın annesi Nurbanû Sultan tarafından arazi şartlarına uygun olarak, üç kademeli bir alanda inşa edilen külliye 1570-1583 yılları arasında on bir yılda tamamlanmıştır.

Bu darüşşifalara 17. yüzyıl başında katılan

Belge 1 İstanbul’da Kanuni Sultan Süleyman adına

yapılan imaret, türbe,

medreseler, aşevi, mutfak, hastahane, hamam, dükkanlar ve

odaların masraflarını

gösterir muhasebe icmal deferi. Mehmet

b. Mehmet’in işin nazırı, Sinan Bey emini,

Halil katibi, Dergah-ı Ali Mimarbaşısı Sinan

mimarıdır. 7 Aralık 1553-28 Mayıs 1559 tarihleri arasındadır.

yeni bir kuruluş ise Sultan I. Ahmet’in (16031617) Mimar Sedefkâr Mehmet Ağa’ya planlatıp, inşa ettirdiği Külliye’nin darüşşifasıdır. 1609 yılında cami ile başlayan külliyenin tamamlanması, kardeşi I. Mustafa’nın zamanında (161718) gerçekleşmiş, külliyeyi meydana getiren diğer yapılarla birlikte, darüşşifanın yapımı ise 1620 yıllarına kadar sürmüştür. Osmanlı başkentinde 15.-17. yüzyıllar arasında inşa edilen darüşşifa yapılarından Süleymaniye Dârüşşifası ve Tıp Medresesi’nde teorik ve pratik tıp eğitimi yapıldığı bilinmektedir. Diğerlerinde ise bir tıp medresesine yer verilmeyip çağının eğitim yöntemi olan usta-çırak ilişkisi şeklinde eğitim yapıldığı anlaşılmaktadır.

1827 yılında İstanbul’da ilk modern tıbbiye kurulmuştur. 1826’da Yeniçeri teşkilâtını lağve-

den Sultan II. Mahmut yeni bir ordu kurmaya çalışırken diğer tarafan da yeni sağlık kuruluşlarının tesisine başlamış; bir askeri tıp okulu, cerrahhane ve birçok askerî hastaneler kurulmuştur. Fakat İstanbul’da 1826’daki kolera salgını

ile 1843’deki çiçek salgınları yeni büyük bir hastanenin kurulması gerektiğini ortaya koymuş, böylece Abdülmecit’in annesi Bezmiâlem Valide Sultan “Bezmi Âlem Gureba-i Müslimin Hastanesi”, “Bezmi Âlem Hastanesi” gibi adlarla anılan hastaneyi, 1845 yılında inşa ettirmiştir. Bu yapıyla birlikte, darüşşifa adıyla tanınan sağlık yapıları “hastane” adıyla anılmaya başlamıştır.1

Selçuklu Türklerinin XI. yüzyılda doğu İslam dünyasının hâkimi ve koruyucusu olarak Akdeniz’e kadar yayılmalarının sadece Türk ve İslam tarihi için değil, Avrupa tarihi için de bir dönüm

noktası olduğu ancak son zamanlarda anlaşılmaya başlanmıştır. Avrupa’da Rönesans devrinin doğmasında Selçukluların oynadığı rol etraflıca araştırıldıkça, Selçukluların Avrupa kültürünü, bilhassa Avrupa tıbbını, Avrupa hastanelerini ve üniversite kuruluşlarını ne kadar çok etkiledikleri daha belirli bir şekilde ortaya çıkmaktadır

Bazı bilim adamlarınca dünyanın ilk resmî üniversitesi olarak nitelendirilen Bağdat’taki Nizamiye Medresesi, 1067 yılında Selçuklu Sultanı Alparslan tarafından kurulmuştur. Ayrıca tıp da tahsil edilen bu Nizamiye Medresesi’nin bir de hastanesi vardı. Bu medresede Bağdadî gibi eserleri sonra Latinceye çevrilen büyük İslam hekimleri ders vermişlerdir. Selçuklular Devri’nde Bağdat’ta kurulan Mustansıriye Medresesi’nde diğer ilimlerin yanı sıra tıp tahsil edildiği gibi

Basra’da ayrıca bir tıp medresesi tesis edilmiştir.

Bugüne kadar ulaşabilen Selçuklu hastanelerinden Halep’teki ve Şam’daki Nureddin Hastaneleri (1154), Kayseri’deki Gevher Nesibe Hastanesi ve Gıyaseddin Keyhüsrev Tıp Okulu

(1206), Sivas’taki Keykavus Hastanesi (1217), Divriği’deki Behramşah’ın kızı Turan Melik’in Hastanesi (1228), Tokat’taki Gök Medrese denilen Pervane Bey Hastanesi (1275), Çankırı’da Atabey Ferruh Hastanesi (1235) ile Kastamonu’daki Ali b. Pervane Hastanesi’nin (1272) ilmi olarak araştırılması ile Selçuklu Türklerinin eski vatanlarından; haç şeklinde 4 eyvanlı planlarını ve sonradan Avrupa’da gotik mimarisinin gelişmesine yol açan kubbe konstrüksyon özelliklerinin yanı sıra 12 hayvanlı takvimlerinden esinlenen hayvan figürleri ile ay ve güneş motiflerini

1 Gönül Cantay, “Osmanlı Mimarisinde Darüşşifalar”, Osmanlı Sağlık Kurumları Sempozyumu, (Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları, İstanbul 2008), s. 67-79.

Resim 1 Şam Nureddin

Bimaristanı

Resim 2 Kayseri Gevher Nesibe

Tıp Medresesi ve Darüşşifası taç kapısı

Resim 3 Sivas Divriği Darüşşifası

Taç Kapısı

birlikte ön Asya’ya getirdikleri görülmektedir.

Bilim tarihi açısından çok önemli bir husus da, İslam dünyasında devlet tarafından tesis edilen ilk resmî üniversiteler mahiyetindeki medreselerin ve tıp eğitiminin yapıldığı klinik ve tıp fakültesi niteliğindeki ilk hastanelerin, Selçuklular Dönemi’nde yaygın bir şekilde tesis edilip, bunların bir kısmının yapı olarak da bugüne kadar ulaşan bu türdeki en eski binalar olarak hala ayakta durmalarıdır.

Selçuklulardan önce, Emeviler ve Abbasiler Dönemi’nde Şam ve Bağdat’tan, İslam’ın yayıldığı diğer bölgelere kadar birçok hastane yapıldığı biliniyorsa da, bunların hiçbiri yapı olarak bugüne ulaşamadığı gibi, o devirlerde bu hastanelerde tıp eğitimi yapıldığına dair, kaynaklarda açık bilgilere rastlanmamaktadır. Şam’daki Nureddin Hastanesi (1154), Kayseri’deki Gevher Nesibe Hastanesi ve Tıp Medresesi (1206) gibi günümüze kadar ulaşan en eski İslam hastane ve tıp tahsili yapılan müesseseler Selçuklular Dönemi’nde tesis edildikleri gibi, İslâm dünyasında tıp eğitimine ait en geniş bilgiler Selçuklu Dönemi’ne aittir.

Selçuklular Dönemi’nde, Adûdî Hastanesi’nde Galenos’un Hıfzıssıhhası üzerinde yapılan ve bu hastanenin başhekimi Haravî tarafından okunup tıp doktora tezi olarak kabul edildiği belirtilen Kitabu Calinos fi Tedbiri’s-Sıhha adlı eserin varlığı Ayasofya Kütüphanesi’nde bugün mevcut bir yazma eserden anlaşılıyor. Bu tezin bugüne kadar ulaşan en eski tıp doktora tezi olması ve bu usulün Avrupa’daki tıp fakültelerinde bu şekilde tez yapılmasını etkilemesi Selçuklular

Dönemi’nde, Selçuklu hastanelerinin tıp eğitiminde ulaştıkları gelişmeyi simgelemesi bakımından önemlidir.

Bugün hâlâ eski haliyle ayakta duran Şam’daki Nureddin Hastanesi, Orta Asya Türk evleri ve Selçuklu medreseleri gibi bir iç avlu etrafında çif eksenli haç şeklinde 4 eyvanlı bir yapıdır. Nureddin Hastanesi örnek alınarak 1284’te Kahire’de Türk asıllı Memlûklu sultanı Kalavun’un tesis ettiği Kalavun Hastanesi’nde aynı şekilde teori ve pratiğe dayalı tıp eğitimi yapıldığı ve İbnü’n-Nefis’in bağışladığı kitapları da ihtiva eden büyük bir kütüphanesinin de olduğu biliniyor.

Selçuklular Dönemi’nde hastanelerde teori ve pratiğe dayalı tıp eğitiminin gelişmesine diğer bir misal de, Anadolu’da (Kayseri) 1206 yılında tesis Gevher Nesibe Hastanesi ve Gıyaseddin Keyhüsrev Tıp Medresesi’nin yan yana ikiz bir kompleks olarak inşa edilmiş olmasıdır. Aynı geleneğin 1555’te Süleymaniye Külliyesi’nde devam ettiği görülür. Bağdat’ta Nizamiye Medresesi’nde tahsil eden ve Galen’in yanlışlarını bulan ünlü hekim Bağdadî’nin (1162-1231) Selçuklu beylerinden Mengücekoğullarından Alaeddin Davut b. Behram’ın yanında Erzincan’da çalışırken, bu Selçuk beyinin kızı Turan Melik’in Doğu Anadolu’da Divriği’de yaptırdığı kendi ismiyle anılan ve bu gün ayakta duran hastanenin inşasında hekim olarak fikir vermiş olması, Selçuklu Dönemi’nde hastanelere verilen önemi göstermektedir.

Selçukluların son döneminde 1309’da Anadolu’da Amasya’da tesis edilen hastanede tıp eğitiminin İlhanlılardan sonra Osmanlılarda da

DARÜŞŞİFA: DÜNYAYA TÜRKLERİN TANITTIĞI SAĞLIK SİSTEMİ

devam etmesine güzel bir misalde bu Amasya Hastanesi’nde 14 yıl hekim ve hoca olarak çalışan Türk hekimi Şerafeddin Sabuncuoğlu’nun hasta ve hekim resimleriyle ameliyatların gösterildiği Cerahiyetü’l-Haniye adlı bir eseri Türkçe olarak 1465’te yazmış olması ve bu hastanede öğrencisi olan Muhyiddin Efendi’nin bilahare Osmanlı sarayında hekimbaşı olurken, diğer öğrencisi Gıyas İbn Muhammed İsfahanî’nin vatanı İran’a döndüğünde Safevî şahının saray hekimi olarak Miratü’s-Sıhhat isimli bir tıbbî eser yazmasıdır.

Selçuklular Dönemi’nde Bağdat’a kadar gelip, oradan topladığı ünlü İslam hekimlerinin eserlerini Salerno’da Latinceye tercüme eden Constantin Africanus vasıtasıyla bu eserlerin Salerno ve diğer Avrupa Tıp Fakültelerinde ders kitabı olarak okutulması da tıp eğitiminde Selçuklular Dönemi’nde erişilen yüksek düzeyin Avrupa’yı etkilemesi yönünden önemlidir.

Ayrıca, 1178’de Adûdî Hastanesi’nde tıp doktorası mahiyetinde yapılmış bir tezin mevcudiyeti de Selçuklular Dönemi’nde hastanelerde tıp eğitiminde bitirme imtihanlarından başka doktora mahiyetinde hekim olarak icazet alabilmek için tez yapıldığı da anlaşılıyor.

Hipokrat Andının Ebu Süleyman tarafından Arapçaya Kitabü’ll-Ahd adıyla çevrildiği, İbnü’l-Kifi’nin eserinde belirttiği üzere Halife el-Muktedir döneminde 931 yılında şikayet üzerine Bağdat’taki bütün hekimlerin halifenin iş yerlerinin kontrolörü (Muhtesib) Ebu Batiha’ya emri ile saray hekimi tarafından imtihan edildiği ve kontrol için Hisbe denilen teşkilatın tesis

edildiği bilinmesine rağmen Muhtesiplerin Selçuklular Dönemi’nde hekimleri nasıl ve hangi esaslara göre sınavdan geçirerek Hipokrat Andı yaptırdıklarını ve bu andın metnini 12. yüzyıl yazarı Şaizari sayesinde öğreniyoruz.

Anadolu Selçuklularında da 13. yüzyılda buna benzer şekilde hekimlerin kontrol edildiğine dair, Kayseri’de Gevher Nesibe Hastanesi ve Tıp Medresesi’nde çalışmış olabileceği tahmin edilen hekim Zekioğlu Ebu Bekir Sadr-ı Konevî’nin bir mektubundan yabancı ülkeden gelen hekimlerin 13. yy.’da Anadolu Selçuklularında resmî tabipler tarafından herhalde bir Muhtesib’in de nezaretinde sınavdan geçirilerek, sonucun o şehrin kadısına bildirildiği anlaşılıyor. Selçuklulardaki hekimleri bu kontrol sisteminin katolik İspanya’daki şehirlerde hermandades, comunidades, germanias adı altında tesis edildiği Prof. H. Schipperges’in araştırmalarından anlaşılmaktadır.

Selçuklular Dönemi’nde gelişen bu sistemin Sicilya’da aynen uygulanmaya başlandığı 1140’ta ihdas edilen II. Roger’in Sağlık Kanunnamesi’nde, hekimlik icra edeceklerin bu işle ilgili memur ve hekimlere (yargıçlara) müracaat ederek onların imtihanından sonra verecekleri karara uymalarını öngören maddesinden anlaşılmaktadır. Sarayında, önce Anadolu Selçuklu sultanının sarayında çalışan hekim Yakûbî’nin de çalıştığı Sicilya ve İtalya İmparatoru Friedrich von Hohenstaufen zamanında, bu Selçuklu sisteminin gelişerek 1231 ve 1241’de Constitutiones Medicinales adı altında İtalya ve Sicilya’da hekimleri imtihanı, icra-i tababet etmeleri ve

Resim 4 Mısır Kahire’deki Kalavun Medresesi ve

Darüşşifası

Resim 5 Madrid’teki Puerta de la Latina hastanesinin ayakta kalan giriş kapısı

hekimlerin eczacılık yapamayacağı gibi esasları getiren kanunun çıkarıldığını biliyoruz.

Salerno tıp okulunda okutulan derslerin ve kitapların Selçuklu hastanelerinde hekim olmak için okutulan Huneyn İbn İshak, er-Razi, İbni Sina, Galenos ve Hipokrat’ın eserleri gibi hemen hemen aynı eserler olması ve 1231’de II. Friedrich’in çıkardığı bu Constitutiones medicinales’ten çok önce 1178’de, Selçuklular Dönemi’nde Bağdat’ta Adûdî Hastanesi’nde hekim olmak

için yapılan tıp doktorası tezinin bir nüshasının bugün Ayasofya Kütüphanesi’nde bulunması, Salerno’daki Tıp Okulu’nda Selçuklu hastaneleri ve tıp okullarının tesirlerini göstermesi bakımından çok önemlidir.

Hipokrat Andı Orta Çağ’da Salerno üzerinden Hıristiyan Avrupa’ya gelerek, Antik dönem tıbbi etik geleneğinin yerleşmesi 13. yüzyılda mümkün olabilmiştir. Enteresan olan bir diğer husus da, Türk tıbbının Batılılaşmasında büyük

DARÜŞŞİFA: DÜNYAYA TÜRKLERİN TANITTIĞI SAĞLIK SİSTEMİ

bir dönüm noktası olan Galatasaray’daki Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane, Viyana’daki Josefinum örnek alınarak 17 Şubat 1839’da tesis edildikten sonra, ilk mezunların 18 Eylül 1843’te bitirme töreninde Sultan Abdülmecid huzurunda Hipokrat Andına benzer bir andı yapmalarıyla bu geleneğin bizde tekrar yerleşmesi ve bugün de hâlâ devam etmesidir. Bu yemin metni Selçuklular Dönemi’nde 12. yüzyılda yapılan Hipokrat Andına çok benzemektedir. Böylece Hipokrat Andının hekimlik tahsilini tamamlayanlarca yapılmasının Selçuklular döneminde yerleşerek oradan 13. yüzyılda Salerno ve diğer Avrupa tıp fakültelerine geçtikten sonra 1843’te Viyana üzerinden tekrar Türkiye’ye gelerek bugüne kadar süre bir gelenek halini aldığı gerçeği ortaya çıkmaktadır.

Avrupa’da üniversitelerin doğup gelişmesinde Selçuklu tesirlerinin ne kadar büyük olduğunun diğer bir delili de, 1254’te tesis edilen Paris Üniversitesi’nde öğrencilerin milliyetlerine göre dörde ayrılmasında, ondan 30 yıl önce,

Bağdat’ta Selçuklu Dönemi’nde 1223’de açılan ve tıp tahsilinin de yapıldığı ikinci üniversite niteliğindeki Mustansırıyye Medresesi’nde öğrencilerin mezheplerine göre dörde ayrılmasının etkili olmasıdır.

Selçuklu Atabegi Nureddin Zengi’nin Şam’da tesis ettiği meşhur hastanede yetişmiş meşhur hekimlerden İbnü’n-Nefis’in akciğer dolaşımını William Harvey’den çok önce keşfi, İbnü’l-Kuf’un kılcal sistemi Malpigi’den önce keşfi, 1218’de Haçlı ordusu ile gelen Hugo Borgognoni’nin (ö. 1258) bu muhitte hastayı esrar,

banotu ve âdemotu suyuna batırılmış süngerle anestezi yaptıktan sonra ameliyat yapma usulünü ve cerrahinin diğer metotlarını İslam hekimlerinin tarzında öğrenerek, Haçlı seferinden Bologna’ya dönüşünde tatbik etmesi, Bologna’da tahsil eden anatom Mondino de Luzzi’nin (1275-1326) insan cesedi üstündeki teşrihlere dayanarak çoğu deyimleri Arapça olan ilk anatomi kitabını yazması hep Selçuklu tababetinin ve onun temsilcisi Şam’daki Nureddin Hastanesi’nin tesiriyle açıklanabilir.

Sadece bu hastanede yetişen ve hocalık eden meşhur hekimlerin tıbbi eserleri değil Nureddin Hastanesi’nin mimarisi ve organizasyonu da gerek İslam gerekse Avrupa hastanelerini etkilemiştir. Haçvari 4 eyvanın kesiştiği merkezi yerdeki kubbesi ile Kahire’deki Kalavun Hasta-

nesi’nin, 1457’de Mimar Antonio Filarete’nin Milano’da inşasına başladığı ve sonradan Avrupa’daki Rönesans hastanelerine tesir eden “Ospedale Magiore” Hastanesi’ne örnek olarak alındığı görülüyor. Selçuklu Devri hastanelerinden

Şam’daki Nureddin Hastanesi’nin ve Kahire’de Türk Memlûklu Sultanı Kalavun’un 1284’te tesis ettiği hastanenin 4 eyvanlı haçvari planlarıyla İtalya’daki, İspanya’daki ve dolayısıyla diğer Avrupa ülkelerindeki haç şeklinde planlı Rönesans hastanelerini etkiledikleri anlaşılmaktadır.

Şam’daki Nureddin Hastanesi ve tıbbiyesinde Nureddin Zengi’nin arması olarak rastlanan “Fleur de Lis” motifinin, Kahire’de Kalavun Hastanesi’nde biraz başka şekilde Türk Memlûklu Sultanı Kalavun’un arması olarak yer aldığı gibi, Haçlı Şövalyelerinin 1440 ila 1489 seneleri

Resim 6 Fleur de Lis; zambak çiçeği motifi . Nurettin

Zengi’nin arması sonradan Haçlı seferleri

aracılığıyla Avrupa’ya

taşındı

Fransa Krallığı

armasındaki fl eur de lis kullanımı

1992-1998 yılları arasında kullanılan Bosna Hersek arması

İtalya Floransa’nın

şehir arması

Resim 7 Hopital-Saint-Blaise ve Divriği darüşşifası iç mekanları. Fransa’daki

bu hastane Divriği darüşşifası iç mekanı

örnek alınarak

yapılmıştır

arasında Rodos’ta inşa ettikleri bugün hâlâ duran hastanenin üst kattaki hasta salonunda da kullanıldığı görülmektedir Nureddin Hastanesi’nde, kurucusunun arması olarak kullanılan bu “Fleur de Lis” motifinin daha sonraları Haçlı seferleri vasıtasıyla Avrupa’ya giderek Fransız kralının arması olması, bu Şam’daki Nureddin Hastane ve Tıbbiyesi’nin kültür tarihi bakımından da önemini göstermektedir.

Avrupa’nın en eski tıp fakülteleri Montpellier’in Padua’nın 1222’de, Napoli’nin 1224’te, Paris’in 1254’te, Oxford’un ve Viyana’nın 13. yüzyılda kuruldukları düşünülürse, onlardan daha eski olan Şam’da 1154’te bundan 848 yıl önce kurulan bu Türk Tıbbiyesi Nureddin Zengi Hastanesi, yetiştirdiği, akciğer kan dolaşımını William Harvey’den önce keşfeden İbnü’n-Ne-

fis, kılcal sistemi Malpigi’den önce bulan, bilinen en eski üniversal tıp tarihini yazan İbn Ebi Useybiye, gibi hekimlerle tıbbın gelişmesini etkilediği gibi, mimari ve organizasyon bakımından da gerek Türk İslam gerekse Avrupa’daki

Rönesans devri hastane ve tıp fakültelerini etkilemiştir. Sadece Şam’daki bu Selçuklu Tıp Merkezi değil, birer Tıp Merkezi niteliğindeki diğer Selçuklu hastaneleri de Avrupa’daki hastaneleri etkilemişlerdir. Hospital Saint-Blaise Hastanesi’ndeki kubbe konstrüksiyonu, Kurtuba’da Emeviler zamanında inşa edilen caminin mihrabı üzerindeki kubbenin ve Divriği’deki Selçuklu hastanesinin bir kopyasıdır.

Tokat’ta tesis edilen, bugün Gök Medrese adıyla bilinen Selçuklu Hastanesi iç avlu etrafına gruplanan revaklarla çevrili ve iki katlı yapı şekli

ile Müslümanların Gırnata’da 14. yüzyılda tesis ettikleri hastane ile 15. yüzyılda tesis ettikleri Corral del Carbon diye anılan kervansaraya ve bilahare Katolik İspanyolların 15. yüzyılda tesis ettikleri Onate-Universitad-üniversite binası ile 16-17. yüzyılda Medina del Campo-Hospitali’ne benzemesi Selçuklu Hastanelerinin Avrupa hastane ve üniversite mimarisine ne derecede etkili olduğunu gösterir.2

13. yüzyıla kadar hastaneyi bilmeyen Avrupa, Haçlı seferleri sırasında tanıdığı dârüşşifâları örnek alarak İtalya’da Saint İspirto, Paris’te le Quinzième hastanelerini kurmuş, bunları diğerleri takip etmiştir. Sonuç olarak, Fransız tarihçisi Claude Cahen’in dediği gibi, “Orta Çağ’da İslam dünyasındaki entelektüel canlılık, Avrupa ve Bizans ile mukayese edildiğinde, hayranlık verici

şaşkınlık yaratmaktadır”.3

Selçuklu hastanelerinin ve tababetinin sadece Avrupa’yı değil Cengiz Han’ın tesis ettiği Moğol İmparatorluğu zamanında Çin’deki hastane kuruluşlarını da etkilediği son senelerde

Alman ve Japon Sinologlarının yaptıkları ilmi araştırmalarla ortaya çıkmıştır. Kubilay zamanında Çin’de, Türkistan ve İran’daki Selçuklu hastaneleri tarzında üç hastanenin tesis edildiği bilinmektedir.

Böylece birer Tıp Merkezi niteliğindeki Selçuklu hastanelerinin ve tababetinin, Çin’den İtalya, Fransa ve İspanya’ya kadar büyük bir sahayı etkiledikleri görülmektedir. Bunun neticesi olarak Avrupa’da tıbbi Rönesans’ın doğmasında büyük bir rolünün olduğu söylemek yanlış olmayacaktır.4

2 Arslan Terzioğlu, “Yerli ve Yabancı Kaynaklar Işığında Selçuklu Hastaneleri ve Tababetin Avrupa’ya Tesirleri”, Türkler, 5, 728-741. 3 Ali Haydar Bayat, Tıp Tarihi, (İstanbul: Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları, 2016), s.

230-233. 4 Terzioğlu, “Selçuklu Hastaneleri”, s. 728-741.

DARÜŞŞİFA: DÜNYAYA TÜRKLERİN TANITTIĞI SAĞLIK SİSTEMİ

Resim 8 Tokat Gökmedrese darüşşifası. Dıştan ve

içten görünüm

Kaynak: Türklerde İnovasyon — Buluş ve Arayışlar