Bilim & keşif
OSMANLININ ASKERÎ ÜSTÜNLÜĞÜ
Fatih Sultan Mehmet’in 1453 yılında İstanbul’u fethi Orta Çağın bitişini yeniçağın başlangıcını temsil eder. Hem Osmanlı hem de Bizans kaynakları İstanbul’un düşmesinin nedenleri arasında kuşatma sırasında toplarla surların yıkılmasını gösterirler. Şüphesiz surların o güne kadar görülmemiş büyüklükte ve güçte toplarla dövülmesi devasa sur duvarlarının dayanamayarak yıkılmasına yol açmıştı. Ayrıca Bizanslılar ile Latinler arasında anlaşmazlık çıkması ve savunma başkumandanı Longo’nun yaralanıp kumandayı bırakması sonuç üzerinde etki yapmış başlıca olaylar olarak kaydedilir.1
Barutun geliştirilmesi ve barutla çalışan ateşli silahların savaşlarda kullanımı geç Orta Çağ tarihinin en önemli olaylarından biridir. İlk ateşli silâhlar 1280’lerden itibaren Çinliler tarafından kullanılmıştır. Bu yeni silah yirmi otuz yıl için-
de hem İslâm âlemine hem Hristiyan Avrupa’ya ulaştı. Özellikle 1320 ve 1330’larda Avrupa’daki meydan muharebelerinde ve kuşatmalarda ilk
defa görüldü. Topun ve barutlu el silahlarının geliştirilmesi ve İslâm âlemindeki yaygınlaşmasında Osmanlılar önemli rol oynadı. Osmanlıların ateşli silahlarla 14. yüzyılın son çeyreğinde Venedik, Dubrovnik, Bosna, Sırbistan, Ceneviz ve Bizans gibi devletler veya onların tebaaları vasıtasıyla tanışmış oldukları düşünülür.
Osmanlılar, 1440’lardaki Osmanlı-Macar savaşları esnasında sahra topçuluğu ve tabur taktiğiyle de tanıştılar. Bu tarihten sonra toplar gerek kuşatmalarda gerekse meydan muharebelerinde daha da önem kazandı. 1453’te İstanbul’un fethinin de gösterdiği gibi Osmanlılar topu ve yeni barut teknolojisini hem kuşatmalarda hem gemileri batırmada çok etkili biçimde devreye soktular. Avrupa devletlerinde topçuların profesyonel askerlere dönüşmesi 1500 ile 1700 tarihleri arasındaki uzun bir zaman diliminde gerçekleştiği halde, Osmanlılarda topların döküm ve kullanımıyla görevlendirilen Kapıkulu Ocağı’nın yaya kısmından olan Topçu Ocağı muhtemelen
Osmanlının askerî üstünlüğü
Silah teknolojisi, lojistik, taktik
1 Halil İnalcık, “Mehmed II”, TDV İslam Ansiklopedisi (DİA).
1453
II. Murad devrinde teşekkül etmişti. Topların ve top mühimmatının taşınması ve top arabalarının imal edilmesiyle vazifeli Top Arabacıları Ocağı’nın ise 15. yüzyılın ikinci yarısında oluştuğu tahmin edilir.2
1444 yılında yapılan Varna Savaşında da hem Osmanlıların, hem de Haçlıların elinde top ve tüfek bulunmaktaydı. Haçlıların topları arabalı olup Osmanlılardan daha fazlaydı. Savaş sonunda düşmanın mağlup edilmesi üzerine onların toplarının götürülmesini teklif eden Şahin Paşaya Sultan II. Murad’ın verdiği cevap hayli ilgi çekicidir: “Güzel tedbîr eyledin ki, Pâdişâh’a [II. Mehmed] armağan gerekdir ki, zîrâ biz bu gazâya oğlum pâdişâhın niyetine eylemiş idik. İmdi âna biraz hedâyâ gerekdir ki ânın gönlü şâd ola”. Bu cümle Fatih Sultan Mehmet’in daha İstan-
bul’un fethinden önce toplara olan ilgisini göstermektedir.
Fatih Sultan Mehmet dönemi, topçuluk tarihi açısından çok önemli sayılabilecek gelişmelerin yaşandığı bir dönemdir. İlk olarak
İstanbul kuşatması için yapılan büyük çaplı toplar ile havan topları ve daha sonra giderek geliştirilen ve 700 kg. kadar gülle atabilen muhasara topları Fatih döneminde Türk topçuluğundaki gelişmenin geldiği noktayı göstermesi açısından önemlidir.3
Havanlar, genellikle kabul edilen rivayete göre, ilk defa etkili bir silah olarak İstanbul kuşatmasında Haliçte bulunan düşman gemilerini batırmak maksadıyla kullanılmış ve bu haliyle bizzat Fatih Sultan Mehmet tarafından geliştirilmiştir. Fatih Sultan Mehmet, yeni bir top
Resim 1 Zonaro’nun Fatih Sultan Mehmed’i
fetih sırasında Topkapı’dan İstanbul’a
girerken resmettiği
tablosu
2 Gábor Ágoston, “Top”, TDV İslam Ansiklopedisi (DİA). 3 Salim Aydüz, “Osmanlı Askeri Teknoloji Tarihi: Ateşli Silahlar”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, 2/4, (2004), 265-295; XV ve 16. Yüzyılda Tophâne-i Âmire ve Top Döküm
Teknolojisi, (Ankara: TTK Yayınları 2006), s. 25.
OSMANLININ ASKERÎ ÜSTÜNLÜĞÜ
Resim 2 Fatih Sultan Mehmed zamanında dökülmüş ve 19. yüzyılda hâlâ Çanakkale Boğazı’nda hizmet vermekte iken 1868’de İngiltere’ye hediye edilen 1464 yılı yapımı
şahi top. 1807’deki İngilizlerin İstanbul harekatı
sırasında altı İngiliz gemisine hasar vermişti
yaptırmak üzere topçuları yanına çağırmış ve yapılacak atışla yükseğe çıkan güllenin düşerken gemilerin ortasına inerek batırabileceğini ve bununla ilgili olarak bir kaç ağırlık ölçüsü, nispeti ve topun hedefi olacak gemilere nasıl nişan alınacağını detaylı bir şekilde izah etmiştir. Topçular tarif üzerine, istenilen havanı hazırlamışlardır.4
Fatih Sultan Mehmet büyük tasarısını gerçekleştirmek için topçuluk alanında yerli ve yabancı uzmanlardan yararlanmış ve kendisi de yapılacak toplar için bir balistikçi kafasıyla çalışmıştır. İstanbul kuşatmasından önce büyük bir top döktürtmüştü. Rumelihisarı’nın kıyıdaki kulesine yerleştirildikten kısa bir süre sonra Kasım 1452’de ilk defa ateş açan bu top, o sırada İstanbul Boğazı’ndan izinsiz geçmekte
olan bir Venedik gemisini batırmıştı. 19. yüzyıla kadar Çanakkale Boğazı’nda Türkler tarafından gemilere karşı kullanılmış bulunan bu topun benzeri, Sultan Abdülaziz’in 1867 yılındaki Avrupa gezisi sırasında kendisini ağırlayan krali-
çeye jest olmak üzere 1868 yılında İngiltere’ye hediye edilmiş olup halen müze haline getirilen Fareham’daki Fort Nelson Kalesinde bulunmaktadır.5 Gönderilen bu antika top karşılığında ise İngiltere iki adet Armstrong topunu jest olmak üzere hediye etmişti.6
Avrupa’da ve Osmanlılarda görülen ilk toplar dövme demirden yapılmış olup ayrılabilen barut haznesine sahipti ve arkadan doldurulmaktaydı. İlk başlarda küçük ve kaba olan bu toplar 15. yüzyıla gelindiğinde büyük toplara dönüştü. Osmanlılar da aynı yolu takip ederek
Resim 3 İstanbul kuşatması: Jean Le Tavernier’in (ö. 1462) 1455
sonrasına tarihlenen minyatüründe surlar önünde
Fatih’in topları görülüyor. (orijinali; Bibliothèque
nationale de France, 9087/207’dedir)
4 Salim Aydüz, “Osmanlı Silahları, Silah Üretim Merkezleri ve Literatürü Tarihi”, Tarih Okulu, X (Mayıs-Ağustos 2011): 1-37. 5 Muzaffer Erendil, Topçuluk Tarihi, (Ankara: ATASE Yayınları 1988) s. 58. 6 BOA.HR.MKT, 598/51.
OSMANLININ ASKERÎ ÜSTÜNLÜĞÜ
1517-1518’de Tophâne-i Âmire’de yirmi iki adet dövme büyük demir top yaptılar. 714, 558 ve 491 cm. uzunluğundaki bu toplar ortalama ağırlıklarına göre (6.210 kg.) o dönemde bilinen en büyük toplardı. 16. yüzyılın başından itibaren Osmanlıların imal ettikleri topların çoğu dövme demirden çok daha güvenilir, dâhilî barut haznesiyle tek parça halinde dökülen, birleşimi genellikle % 89,5 ile % 91,4 bakır ve % 10,5 ile % 8,6 kalay olan, taş gülle veya dökme demir yuvarlak atan tunç toplardı. Osmanlıların Fâtih Sultan Mehmet zamanında bazıları 15-17 ton gelen,
200 ile 700 kg. ağırlığında gülle atan ve o dönemin en büyük silâhlarından sayılan dev toplar döküp kullanmaları top döküm teknolojisinde ne derecede ilerlediklerinin göstergesidir. Ancak bu tür topların döküm ve nakliyesi son derece zor olup kullanımı da birkaç önemli kuşatma ve kale savunmasıyla sınırlı kalmıştır.
Osmanlı seferlerinde en çok kullanılan toplar genellikle orta tipte ve küçük çaplıydı. Bu kategoridekiler kolunburna, darbzen ve şâhî toplardan ibaretti. Osmanlı kolunburnaları İspanyol, İtalyan veya İngiliz kulverinleriyle karşılaştırıl-
Resim 4 Belgrad Kalesi’ndeki araba üzerinde altı gözlü havan
topu. (Bayramoğlu Ali Ağa, Ümmü’l-Gaza, Topkapı
Sarayı, Bağdat: 368)
dığında genel kanaatin aksine Avrupa’dakilerinden çoğu defa daha hafif kalıyordu. Darbzen, (dövücü top) adı verilen topların büyük ve orta tipleri kuşatmada, daha küçük parçaları ise sahra topu olarak meydan muharebelerinde iş görürdü. Küçük toplar saçma, eynek, prangı, misket ve şakaloz gibi adlarla anılmaktaydı. Genellikle dökme demirden olan ve adından da anlaşılacağı gibi çoğunlukla salkım atmak için kullanılan saçmalar hem kalelerde hem gemilerde, bilhassa Karadeniz ve ince donanmaların gemilerinde kullanılmaktaydı.
Agoston; Osmanlı ve Avrupa toplarını mukayese eden Batılı tarihçilerin Osmanlı topçuluğunun esasta hantal ve ağır dev toplardan oluştuğunu, dolayısıyla Osmanlı top teknolojisinin daha küçük ve hareketli topları imal edebilen Avrupa top teknolojisinden geride kaldığını ileri sürmelerinin doğru olmadığı kanaatindedir. Ona göre; Tophâne-i Âmire vâridât ve masârifat defterleriyle imparatorluğun başlıca kalelerinin cebehâne deferleri incelendiğinde Osmanlılar’ın 30 ile 500 gr. mermi atan en küçüklerinden 31 ile 74 kg. ağırlıkta gülle atan büyük balyemez ve şaykalara kadar çeşitli toplar döküp kullandıkları sonucuna ulaşılır. Aynı tespit mermisi eğri rota çizen kısa havan topları için de geçerlidir.7
“Osmanlıların topları o kadar da iyi seviyede değildir, daha ağırdır, kötüdür.” şeklindeki Batı kaynaklı iddialara karşı Agoston ortaya kendi mukayeseli çalışmalarından örnekler koyar. Osmanlı ve Avrupa silahlarının varsayılandan çok daha benzer yapıda olduğunu gösterir. Osmanlı’nın 16. ve 17. yüzyıllarda büyük ve orta çap
toplarını bronzdan dökmeye devam etmeleri nedeniyle topları aynı çaptaki Avusturya, İspanyol ve İngiliz toplarından sadece daha hafif değil, aynı zamanda daha emniyetliydi. Avrupa’nın 16. ve 17. yüzyılda demir topa yönelmesini daha ucuz olmasına bağlar. Osmanlı’nın zengin bir ülke olması ve hammadde sıkıntısı yaşamaması sebebiyle bronz top kullanmaya devam ettiğini söyler.8
Daha küçük bir ateşli silah olan tüfek ise ahşap kundak üzerine yerleştirilmiş namludan ve namludaki ateşleme tertibatıyla nişangâhtan meydana gelen ateşli bir el silahıdır. Osmanlı kaynaklarında tüfenk, tüfeng, tüfek şeklinde geçer. Kundaksız dövme demir namludan ibaret olup ağızdan doldurulan, taş veya demir gülle atan, uzaktan tetiksiz bir fitilli ateşleme meka-
nizmasıyla ateşlenen en eski silâhları küçük çaplı top veya ağır tüfek diye nitelendirmek mümkündür.
14. yüzyılın son çeyreğinde ateşli silahlarla Balkanlar’da tanışan Osmanlıların ne zaman-
dan beri tüfek kullandıkları kesin şekilde bilinmemektedir. Tüfek kullanımıyla ilgili verilen en erken tarihleri bazı tarihçiler doğru bulmamakla beraber Osmanlıların 1443-1444 Osmanlı-Macar savaşları ile II. Kosova Savaşı’nda tüfek kullandıkları genellikle kabul edilmektedir. Bu silâhların arkebüz veya şakaloz tarzında kundaksız küçük top yahut ağır ateşli el silâhları olması muhtemeldir. Bu tür fitilli arkebüzler Avrupa’da 1380’lerden beri bilinmekteyse de bunların el silâhı şeklinde kullanılışları 15. yüzyılın sonlarına rastlar.
7 Ágoston, “Top”. 58 Gabor Agoston, “Osmanlılarda Askeri Güç ve Silah Endüstrisi”, Osmanlı Askerî Tarihi, Bilim ve Sanat Vakfı, (2011): 5-19.
OSMANLININ ASKERÎ ÜSTÜNLÜĞÜ
Osmanlıların Balkanlar’daki sınır kalelerinde 15. yüzyılın ortalarından itibaren top ve tüfek kullandıkları arşiv kaynaklarından bilinmektedir. Kaynaklarda belirtildiğine göre Üsküp, Novoberda, Güvercinlik ve Resava gibi kalelerde top ve tüfekleri kullanan askerlerin çoğu Hristiyan topçu ve tüfekçilerdi. Yeniçeriler II. Murad döneminde ateşli el silahları kullanmış, fakat tüfekle teçhiz edilen yeniçerilerin sayısı ancak 15. yüzyılın sonlarına doğru artmaya başlamıştır. Kanûnî Sultan Süleyman’ın 1532 Viyana ve Macaristan seferi hakkında aynı senede yazılmış bir Alman kaynağında, 10.000 yeniçeriden yaklaşık 9000 kadarının ateşli silahlarla teçhiz edildiği ve 1000 kadarının sadece mızrak türü silahlar taşıdığı Türk esirlerinden alınan bilgilere dayanılarak ileri sürülmüştür. 9
Osmanlılar, fitilli ve tetiksiz ateşleme mekanizmalı tüfekleri on beşinci yüzyıl sonlarında ve on altıncı yüzyıl boyunca geliştirerek, kendilerine özgü bir tüfek türü meydana getirmişlerdir. Taşınması ve etkili kullanımı çağdaşlarına
oranla daha kolay olan ve askerî terminolojiye Osmanlı tüfeği olarak geçen bu silahın, Osmanlı ordusunun yanı sıra Yakın ve Uzak Doğu’da da tercih edildiği bilinmektedir.10
Yeniçeriler her ne kadar 17. yüzyılın ilerleyen yıllarına kadar fitilli tüfekleri kullanmışlarsa da Osmanlı Devleti’nde 16. yüzyılın sonlarından itibaren çakmaklı tüfekler giderek daha çok sayıda üretilmeye başlanmıştır. 16. yüzyılın sonlarından itibaren başta İspanya’da olmak üzere çakmaklı tüfeklerin daha gelişmiş çeşidi olan silahlar imal edilmiştir. Bu silâhlar Osmanlıların
katkılarıyla Akdeniz’de ve Balkanlar’da çabuk yaygınlaşmıştır. Ancak ilk çakmaklı tüfekler fitilli tüfekler kadar güvenilir değildi: Çakmak aşınır, ateşleme tavasına yanlış açıdan çarpar veya horozundan düştüğü için tavadaki barutu ateşleyecek kadar kıvılcım üretemezdi. Dolayısıyla Osmanlılar da Avrupalılar gibi birleşik ateşleme tertibatlarını kullanmıştır.
16. yüzyılda tüfekli yeniçeri sayısı sabit hale gelmiş ve daha da çoğaltılmıştır. Harbe sevk edilen 7000 yeniçeri içinde en az 4 bini tüfek-
9 Gábor Ágoston, “Tüfek”, TDV İslam Ansiklopedisi (DİA). 10 Serdal Soyluer, “Tüfekhane-i Amire’yi Mamur Kılmak: Osmanlı Tüfek İmalatında Avrupalı Uzmanların Rolü”, Osmanlı Araştırmaları/ Te Journal of Otoman Studies,
LII (2018): 267-309.
Resim 5 Yavuz Sultan Selim’in Şam’ın kuşatmasını anlatan resimde Osmanlı ordusu sol tarafa tasvir edilmiş, sağ tarafa da kale ve Memluk ordusu betimlenmiştir. Dikkati çekeceği üzere
Memluk ordusunda tüfek yoktur. (Şükrü Bitlisi, Selimname, Topkapı Sarayı: H. 1597)
lilerden müteşekkil durumdadır. Bu tüfekçi yeniçeriler o kadar ihtisaslaşmışlardır ki bu silahı edinmek isteyen komşu ülkelerde de çeşitli yollarla hizmete alınmışlardı. Küçük bir örnek Çaldıran Savaşı’ndan hemen sonra Şah İsmail’in oluşturmaya çalıştığı tüfekçi birliği ile ilgilidir. Şah İsmail 1515’te Mirza Şah Hüseyin adlı tüfekçibaşısı emrinde 2.000 tüfekli askerî birlik oluşturmuşsa da bu karma askerlerden
meydana gelen tüfekçiler tüfek atmakta büyük problem yaşamaktaydılar. Osmanlılarca yakalanan bir casusun sorgusu sırasında, bu şahıs söz konusu birliğin içinde Osmanlı ordusundan kaçıp gelmiş yirmi yeniçerinin dışında hiçbirinin tüfek atmak sanatıyla ilgisinin bulunmadığını söylemiş, hatta “kiminin gözünü, kiminin yüzünü” yaktığını belirtmiştir. Safeviler ancak Şah Abbas zamanında 16. yüzyılın sonlarında
Resim 6 Kaptan-ı Derya Halil Paşa’nın 1620 yılında Marfendonia limanına
çıkışı ve kaleyi zapt edişi. (Şehname-i Nadiri, Topkapı Sarayı, H 1124)
OSMANLININ ASKERÎ ÜSTÜNLÜĞÜ
Osmanlı benzeri “gulam” sınıfından daimi bir tüfekçi birliğini oluşturacaklardır.
Tüfeklerin gelişim çizgisinde ateşlemeyi pratikleştiren tetik tertibatının Türk tüfekleriyle ortaya çıktığı üzerinde durulmaktadır. Yani yılankavi tetik mekanizmasının mükemmelleştirilmesi Osmanlı eseri ve teknolojik katkısı olarak sunulmaktadır. Nitekim Venedik kaynaklarına göre Türk tüfekleri yılankavi bir mekanizmaya sahipti, bu ateşleme sistemine fitil yerleş-
tirilerek barutun ateşlenmesi sağlanıyordu. Bu bakımdan müzelerde teşhirde bulunan süslü ve çoğu uzun ve geç tarihli Osmanlı tüfeklerine bakarak bunların tamamının ağır ve hantal olduğu genellemesinde bulunmak doğru değildir. Os-
manlı tüfekleri hafiflikleri ve etkili kullanımıyla geniş bir yayılım sahası da bulmuştur. Özellikle 16. yüzyılın erken dönemlerinde Safevilere, Hindistan’daki Müslüman devletlere, hatta daha da ötede şöhreti Çin’e kadar uzanmıştır. Çin’de Osmanlı tüfeği ile Portekiz tüfeği rekabeti yaşandığına dair bilgiler mevcuttur. İlginç bir rivayette Memlûk emiri kendilerini Osmanlıların bahadırlığının değil, Frenklerden aldıkları ve Hz. Peygamberin sünnetine aykırı kullandıkları top ve tüfeğin yendiğini söyleyerek padişahı karşılıklı at üzerinde çarpışmaya davet ediyordu.11
Osmanlı tüfeklerinin kalitesiyle ilgili olarak kaynaklar çelişkili bilgiler vermektedir. 1606’da kaleme alınan bir eserde devlete ait yerlerde imal edilen tüfeklerin özel silâh imalâtçılarında bulunanlara göre daha düşük kalitede olduğundan şikâyet edilmektedir. Öte yandan, Türk tüfeklerinin metalinin kaliteli, menzillerinin ve tesir kuvvetlerinin Hristiyan tüfeklerinden daha iyi olduğunu iddia eden yabancı yazarlar da vardır. Teknoloji tarihçileri bu iddiayı teyit edip Osman-
lı tüfek namlularının Avrupa’dakilere nispeten daha güçlü ve güvenilir olmasını, Osmanlı tüfek yapımcılarının Şam kılıçlarına benzer şekilde spiral halinde dürdükleri yassı çelik levhalar kullanmalarına bağlamaktadır. 17. ve 18. yüzyıl-
larda tüfekler daha da çeşitlendi. Osmanlılar bu yüzyıllarda teknolojik gelişmeyi iyi takip ettiler. Batıda 19. yüzyılda geliştirilen yeni tip mekanizmalı tüfekler (kapsüllü ve iğneli) kısa süre sonra Osmanlı ordusunda da kullanılmıştır.12
Osmanlı’da tüfek imalathanelerinin merkezi İstanbul’daki Tüfekhane-i Âmire adı verilen tesisti. Tüfekhane-i Âmire ilkin Unkapanı’nda tüfekçi esnafına ait dükkânlardan oluşan bir yapılar topluluğundan ibaretken Cibalikapı sahilinde kâgir olarak inşa edilen büyük bir binaya taşınmıştı. Avrupa ordularında kullanılmakta
11 Feridun M. Emecen, “Ateşli Silahlar Çağı”, Osmanlı Klasik Çağında Savaş, (İstanbul: Timaş Yayınları, 2015), s. 27-65. 12 Agoston, “Tüfek”.
Resim 7 1520 yılına tarihlenen bir tüfek
OSMANLININ ASKERÎ ÜSTÜNLÜĞÜ
olan tüfeklerden imal edilebilmesi maksadıyla on sekizinci yüzyılın son çeyreğinde Avrupa’dan getirtilen tüfek ustaları nezaretinde Hasköy’de ve sonra Levend Çifliği’nde tüfek imalathaneleri kuruldu. Ancak bu girişim on dokuzuncu yüzyıl başındaki iki isyan neticesinde akamete uğradı. İsyanlarda zarar gören Levend Çifliği’ndeki düzenek ve yetişen ustalar, Cibalikapı’daki Tüfekhane-i Âmire’ye nakledilerek modern ve kaliteli tüfek üretimi merkez tüfekhanede sürdürülmeye çalışıldı. On dokuzuncu yüzyıl ortalarına kadar Cibalikapı’daki yerinde hizmet veren müessese, buhar gücüyle Avrupa tarzı tüfek imal etmek maksadıyla İngiliz mühendisler tarafından 1830’larda Dolmabahçe’de inşa edilen büyük binaya taşındı. Ancak 1843 yılında inşasına başlanan Dolmabahçe Sarayı’nın
müştemilatının gittikçe genişlemesi neticesinde Dolmabahçe Tüfekhanesi aşamalı olarak tahliye edilerek Zeytinburnu’ndaki fabrikalar yerleşkesi içerisinde inşa edilen modern silah fabrikasına taşındı. Zaman içerisinde Avrupa’dan ithal edi-
len tüfek imaline mahsus makine ve tezgâhların da kurulmasıyla büyüyen Zeytinburnu Silah Fabrikası, Osmanlı Devleti sona erinceye kadar devletin en önemli silah imalathanesi olarak faaliyet gösterdi.13
Osmanlı ordularının düzeni ve ateş gücü, 15. ve 16. yüzyıllarda görünüş itibarıyla rakiplerine göre çok etkili olmasına rağmen, göz ardı edilmiş bir yere sahip bulunmaktadır. Hatta bazı Osmanlı araştırmacıları, aslında Osmanlı savaş usullerinde ve istihkâm tarzlarında bu asırlar boyunca Batılılara nispetle bir farklılık görülme-
diğini, askerî yeniliklerinin ise Avrupa kökenli olduğunu ileri sürerler.
Çaldıran’da 10 bin tüfek, 600 topun bir anda ateşlendiğinden ve sesin dehşetinden söz edilmesi ilginçtir. 18. yüzyıla ait olmakla birlikte eski döneme ait çağdaş kaynaklardan aktarımda bulunan bir başka kaynakta, bu savaş sırasında yeniçeri tüfekçilerinin “yedişer nevbet tüfek attıkları”, yani saflar halinde yedi kez tüfeklerini topluca ateşledikleri bilgisine yer verilir. Dönemin çağdaşı bir Selimnâme yazarı ise, yeniçerilerin yerlerinden hareket ederek ayakta “tüfeklerini durup dinlenmeksizin ateşlediklerini” açık ifadelerle belirtir, ayrıca bu bilinçsizce hedef gözetmeksizin yapılan toplu bir atış da değildir. Yazar yeniçerilerin hedefi bulduklarını ve çok iyi keskin nişancılar olduklarını söyler.
Şüphesiz böyle etkili bir atış yapabilmeleri için özel bir talim gördükleri ve ayrıca toplu ateş açabilme tekniğine de sahip bulundukları anlaşılır. Nitekim Yeniçeri Ağası’na gönderilen 1552 tarihli bir emirden, yeniçerilerin düzenli idman/
talim yapıp tüfek atış tekniklerini öğrendikleri açık olarak ortaya çıkmaktadır. 17. yüzyılın sonlarında Marsigli Osmanlı tüfekçilerinin hedefe çok doğru bir şekilde nişan aldıklarını belirtmekten kendini alamamıştır. Yani Batılı meslektaşlarının düzensiz, birbirinden kopuk atışlarına mukabil yeniçeri tüfekçi birliği toplu ateş gücünü sağlayabilecek bir tecrübe sahibidir.
Burada bu bilgilerle yapılacak bir mukayese, Osmanlı uygulamasının önceliğini açık olarak gösterir. Japonya’da 1575’te Nagaşino Savaşı’nda tatbik edilen yaylım ateş taktiği ile ilgili inkâr
13 Soyluer, “Tüfekhane-i Amire”.
Resim 8 Eflaki, Tercüme-i Sevakıb-ı Menakıb
OSMANLININ ASKERÎ ÜSTÜNLÜĞÜ
edilemez örnek, şüphesiz batıya tesir edemezdi. Ama sürekli Osmanlı ordusuyla karşı karşıya kalmış olma hâli ayrı bir şeydi. Askeri devrim tartışmalarında Osmanlı tarafının bu uygulamasının yeni ve orijinal bir temel de sağladığı kesin gibidir.
Kısaca Osmanlı geleneksel düzen ve savaş taktiklerinin, bir bakıma kendi içinde zamanına göre modernleştirilerek gelişme gösterdiği sonucuna ulaşılabilir. Sistem 17. yüzyıl boyunca da etkili şekilde sürdürülmüştür. 1683’ten itibaren başlayan Kutsal İttifak Savaşları dönemindeki yenilgiler ise Avrupa’da Osmanlıların karşısına çıkan devasa ve çok cepheli saldıran koalisyon ordularının kalabalık ve düzenli hale getirilmiş olmasıyla ilgili olabilir. Zira Avrupa askerî devrimiyle 17. yüzyıl sonunda Osmanlı gücüne yakın
ordular kurulmuştu, iaşe sistemi iyi işliyordu, iyi bir komuta kademesi oluşturulmuştu, hepsinden önemlisi profesyonel askerî kurumlar ortaya çıkmıştı. Osmanlılar 1700’e kadar olan dönemde askerî teknolojiye genelde ayak uydu-
rabilmişler ve bazı alanlarda standartları kendi başlarına belirleyebilmişlerdir. Hem kullandıkları silahlar hem de savaş yöntemleri açısından gıpta edilen konumlarını da devam ettirmiş görünmektedirler.14
Son zamanlarda Osmanlıların denizcilik teknolojisinde İnebahtı yenilgisi ve kara savaşları teknolojisinde de 1593-1606 Osmanlı-Habsburg Savaşı ile beraber teknolojik açıdan gerilemeye başladıkları tezi sorgulanmaya başlanmıştır. Gabor Agoston yabancı uzman istihdamı, barut ve kalay gibi hammaddelerin dışında ateşli silah it-
halatının da Osmanlılara özgü olmadığı için bir gerilik belirtisi sayılamayacağını belirtmektedir. Ayrıca Osmanlıların küçük, hareket kabiliyeti yüksek sahra topları yerine, büyük çaplı kuşatma toplarını tercih ettikleri görüşünün yanlışlığını Tophâne-i Âmire ve Buda, Belgrad ve Bağdat gibi büyük kalelerin envanterlerini inceleyerek ortaya koymaktadır.
Hatta Agoston, yabancı gözlemlere dayanarak 17. yüzyıl sonunda dahi Osmanlıların kuşatma taktikleri, lağımcılık gibi alanlarda zamanına göre ileri olduklarını söylemektedir. Murphey de 17. yüzyıl sonunda kullanılan Osmanlı tüfeklerinin menzil yönünden Habsburg askerlerince kullanılanlardan daha üstün olduğunu belirtmektedir. Sonuç olarak, teknolojik gelişmenin yavaşlığına ve mevcut teknolojinin
basitliğine binaen, bu dönemde farkı yaratan, üretilen silahların niteliğinden çok niceliği idi. Agoston teknolojik gerilik yerine bir çeşit yapısal gerilikten bahsedilmesinin daha uygun olduğunu savunmaktadır. Yani Osmanlılar ve Av-
rupalı rakipleri arasındaki fark, Batı silahlarının üstünlüğünden çok, Avrupalı devletlerin finans, bürokrasi, askerî muhaberat, mühendislik ve mimarlık alanlarında yaptıkları yenilikler ve bilimde devlet hamiliği ile açıklanmalıdır.15
Feridun Emecen; Osmanlı askerî gücünün dönüşümünde ateşli silahların fonksiyonunun Batıdaki örneklerinden biraz daha erken dönemde iyice belirdiğini söyler. Bu durum son derece disiplinli askerî teşkilatı, kolayca cepheye asker sevk edebilme becerisi ve hayranlık uyandıran lojistik destek birimleriyle öne çıkan
Resim 9 Seyyid Lokman, Şehinşahname-i Murad III, cilt II, Vezir Ferhat Paşa
Revan seferinde
14 Feridun M. Emecen, “Ateşli Silahlar Çağı”, Osmanlı Klasik Çağında Savaş, (İstanbul: Timaş Yayınları, 2015), s. 27-65. 15 Kahraman Şakul, “Osmanlı Askeri Tarihi Üzerine Bir Literatür Değerlendirmesi”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, 1/2 (2003): 529-571.
ayrıcalıklara eklenebilecek farklı bir yönü ortaya koymaktadır. Batı ordularında Osmanlı benzeri organizasyon ve askerî teşkilatın gerçek anlamda ortaya çıkması için 17. yüzyılı beklemek gerekecektir. Osmanlıların asıl ayak uyduramadıkları yön, bilhassa 18. yüzyılın sonlarından itibaren çeşitli ticari ve ekonomik etkenler sebebiyle Batıda ivme kazanan yeni teknolojik gelişmeler olacaktır.
17. yüzyıl Avrupa tarihinin en kayda değer gelişmelerinden birini Batı ordu sistemi ve sa-
vaş usullerinde, ateşli silahlara dayalı yeni bir değişimin görülmesi, buna bağlı farklı taktiklerin devreye sokulması oluşturur. Bunun ise Avrupa’nın sosyal ve ekonomik açıdan olduğu kadar teknolojik alanda da gelişmesine yol açacak derecede önemi haiz bulunduğu üzerinde durulur. Avrupa tarihçiliğinde ”askerî devrim” kavramı ile izah edilen bu durum, onların hasımları karşısında askerî üstünlüğünün de bir göstergesi şekilde yorumlanır. Söz konusu yeni askerî dönüşümün 16. yüzyılda başlayıp 17. yüzyıl
Resim 10 Araba üzerinde olan havan topu ve ne kadar
barut konulacağını ölçmeye yarayan alet.
(Bayramoğlu Ali Ağa, Ümmü’l-Gaza, Topkapı
Sarayı, Bağdat: 368)
OSMANLININ ASKERÎ ÜSTÜNLÜĞÜ
boyunca tam olarak uygulandığı, bu zaman diliminde bilhassa tüfekli piyade ve süvari birliklerinin ön plana çıktığı, özellikle de Batı’nın en büyük rakibi gözüyle bakılan Osmanlılar karşısında bu sayede belirli bir üstünlük kazanıldığı tezi önemli ölçüde tarafar bulur. Ancak daha çok Batılı tarihçilerce ileri sürülen bu görüşler, Batılı modelleri temel almakta, Osmanlı askerî sistemine ise ya çok az değinilmekte ya da hiç önemsenmemekte, ciddi bir karşılaştırma yapılmaksızın onların hâlâ süvari ağırlıklı klasik bir taktiğin takipçileri olarak kendilerini geliştiremedikleri ifade edilmektedir.16
Agoston, Osmanlı’nın teknolojiyi kabul etmeye hazır olması, kütlesel üretim olanakları ve çok üstün Osmanlı iaşe sistemi ile bütünleşince Osmanlı orduları 15. yüzyılın ortalarında, yanı
başlarındaki Avrupalı hasımları karşısında açık bir ateş gücü üstünlüğü kazandıklarını söyler. Mukayeseli veriler Osmanlıların 17. yüzyılın en sonlarına kadar Avusturya Habsburgları ve Venedikliler karşısında ateş gücü ve lojistik üstün-
lüğü sağladıklarını ispat etmektedir. 18. yüzyılın sonunda Osmanlı kumandanları, Macaristan cephesinde Avrupalıların, ateşli el silahları kullanımında padişahın askerlerinden daha iyi olduklarının farkına vardılar. Bu nedenle de hem o günün sadrazamı, hem de açık görüşlü bir görgü tanığı ateşli silahların kullanımını savundular ve ordunun yeniden yapılandırılmasıyla ilgili önerileriyle birlikte taktik planda gerekli karşı tedbirlerin alınmasını teşvik ettiler. 18. yüzyılın en son yıllarına kadar Avrupa ateşli silahlar teknolojisinde devrimci yenilikler olmadığı için,
Avrupa teknolojisinin transferi Osmanlı lojistik gücü, Avrupa’ya ayak uydurmak için yeterli idi. Yani Osmanlı geçici olarak değişiklikleri biraz takip etse bile, bu değişikliklerin zaten balistik olsun, taktiksel olsun o kadar önemi yoktu ve Osmanlı, Avrupa’da mevcut olan bu askerî teknolojinin mevcut üstünlüğünü nispeten lojistiğiyle telafi ediyordu.17
Osmanlı ordusunun ihtiyaçlarını karşılamaya elverişli, yerli bir silah sanayii kurmayı başaramadıklarını öne süren bağımlılık teorisi, “Osmanlı teknoloji ve sanayi bakımından da muhtaç kalmış, kendi sanayisini oluşturamamış, hep ithal etmiş” görüşünü savunur. Agoston’a göre Osmanlı çağının en kuvvetli mühimmat sanayisine sahip idi. Tophanesi, cephanesi, bir sürü baruthanesi vs. vardı. Fakat Osman-
lı’nın lojistik ve nakliye masraflarından kaçınmak için taşrada vilayet merkezlerinde toplar döktürüp oradaki topları seferler esnasında kullanmıştı. Yine aynı şekilde serhatteki vilayet merkezlerinde baruthaneler kurmuştu.
Bir savaş, bir sefer esnasında seferin ihtiyacı olan barut genellikle 10.000 kantardı. 16. ve çöküş dedikleri 17. yüzyılda bu ihtiyaç rahat rahat karşılanabilmekteydi. Kısa bir dönem yetersiz üretimin ardından 18. yüzyıldaki reformların sonucu olarak tekrar Azatlı Baruthanesinin kurulması ve baruthanelerdeki bazı değişikliklerin ardından tekrar ihtiyacı karşılayabilecek kapasitede barut üretilir olmuştu. Bunun yanında Agoston; Osmanlı’nın Avrupa’ya kıyasla 18. yüzyıldan itibaren standartizasyon konusunda nispeten geride kalmasının Avusturya ve
16 Emecen, “Ateşli Silahlar Çağı”. 17 Agoston, “Osmanlılarda Askeri Güç ve Silah Endüstrisi”.
OSMANLININ ASKERÎ ÜSTÜNLÜĞÜ
bilhassa Rusya’nın taktik ve mühimmat bakımından öne geçmelerine neden olduğunu söylemektedir.18
Osmanlıların kürekli kadırgadan yelkenli kalyona geçiş sürecinde rakiplerine göre geç kalmış olmasına bağlı olarak Osmanlı denizciliğinin gerilediği, hem yerli hem de yabancı tarihçilerin üzerinde sıklıkla durduğu bir konu olagelmiştir. Buna göre özellikle İnebahtı yenilgisinden sonra Akdeniz bir Türk gölü olmaktan çıkmıştı. Akdeniz’in Osmanlı bahriyesinin en güçlü zamanında bile bir Türk gölü olup olmadığı tartışma konusudur. Özellikle zaman zaman rüzgârın hafalarca kesildiği Orta Akdeniz’de kadırgaların vazgeçilmezliğini ve Osmanlılara ek olarak İspanya ve Fransa’nın da neredeyse 18. yüzyıla kadar kadırga filolarını koruduklarını belirten
Guilmartin, kadırgadan kalyona geçişi belirleyen olayın küçük hacimli kadırgaların artan ticarî mal yükünü kaldıramamaları olduğunu söylemiştir. Zaten Osmanlıların da muharebe sınıfı olmasa da 15. yüzyıldan beri askerî malzeme
taşıma amaçlı kalyon yaptıkları bilinmektedir.
Kate Fleet’e göre Osmanlılar korsan filolarının haricinde düzenli bir donanmaya daha 1370’lerde sahipti. Ancak bir deniz gücü haline gelmeleri Barbaros’un kaptan-ı deryalığına tekâbül ediyordu. Osmanlıların aslen bir kara gücü olduğu, Osmanlı deniz seferlerinin sadece cihat düşüncesinin bir uzantısı olduğu ve Osmanlıların bir deniz gücü olmak için gerekli olan teknolojik kapasiteye asla sahip olamadıkları görüşlerini eleştiren Brummett ise Osmanlı donanmasının doğruca savaş için kullanılabildiği gibi,
Fransa gibi bir müttefike yardım etmek, ticareti geliştirmek ve korumak (örneğin Kızıldeniz’deki faaliyetler), orduya gerekli zahire taşımak ve kıyı güvenliğini sağlamak için de kullanılmış olduğuna dikkat çekip, bu konuların tarihçiler tarafından ihmal edilmesinden yakınır.
Akdeniz’in kendine özgü şartlarının dayattığı kadırganın, Akdeniz denizciliğini ve Osmanlı bahriyesini nasıl şekillendirdiğini ve Akdeniz’in tek bir güç tarafından tahakküm altına alınmasını nasıl imkânsız kıldığını yazan Imber, bir kadırgaya en fazla on günlük yiyecek yüklenebildiği için ne Osmanlı donanmasının Batı Akdeniz’i tahakkümü altına alabilecek, ne de haçlı donanmasının Doğu Akdeniz’de varlık gösterebilecek durumda olduğunu söylemektedir.
Deniz savaşlarının kara savaşlarından bir far-
kı muharebelerin karadakinin aksine belirleyici olmadığı idi. Bir başka deyişle ne İnebahtı, ne de Preveze bir Ridaniye veya bir Mohaç meydan savaşının sonuçlarını doğuramamıştır. Zira Osmanlılar İnebahtı yenilgisinden hemen sonra
insan ve malzeme kaynaklarının bolluğu sayesinde büyük bir donanma daha meydana getirebilmişlerdi. Ama belirtmek gerekir ki, Imber’a göre Osmanlı donanmasında kalyon kullanımına geçişin zorluğunun Akdeniz’in özellikleri hariç bir nedeni de kalyon kullanabilecek insan eksikliği idi.19
Resim 11 Sultan Beyazıt’ın
yaptırdığı kalyon (göke) ve üstte Venedik
mavnası. Yaklaşık 50 metre uzunluğunda ve
22 metre genişliğinde idi. (Tuhfetü’l-Kibar fi Esfari’l-Bihar, Topkapı
Sarayı, R. 1192)
18 Agoston, “Osmanlılarda Askeri Güç ve Silah Endüstrisi”. 19 Şakul, “Osmanlı Askeri Tarihi Üzerine”.
Yatağan. 16. yüzyılda yaygınlaşan bir Türk kılıcı. Yatağan,
saldırma (tek ağzı yalman) türünde bir
Türk kılıcıdır. Pek çok doğu kılıcı gibi
kavislidir, ancak (geleneksel kılıçların aksine) keskin ağzı içe
gelecek biçimde, ters
kavislidir. Çarpışma
anında yüksek strese maruz kalan yatağanların ağızları
çelikten, sırtları ise esneklik kazanması için
demirden yapılırdı.
(The Metropolitan
Museum of Art)
OSMANLININ ASKERÎ ÜSTÜNLÜĞÜ
Miğfer. Sulandırılmış çelikten dövülmüş ve
üzerinde altın yaldız
ile Kur’ân ayetleri yazılı. İstanbul’da,
imparatorluk atölyelerinden birinde yapılmıştır. Bu miğfer,
ince malzemeleri ve süslemesine bakılırsa, pratik bir askeri nesne
olmasına rağmen,
öncelikle bir geçit zırhının bir parçası ve bir rütbe sembolü olarak
yaratılmış olmalıdır.
(The Metropolitan
Museum of Art)
Tüfek. On yedinci yüzyıldan
yirminci yüzyılın başlarına kadar Osmanlı
imparatorluğu boyunca
popüler olan erken ve sağlam bir çakmaktaşı
biçimidir. Bu örneğe çok benzeyen özenle dekore edilmiş birkaç
silah, muhtemelen Osmanlı İmparatorluğu
muhafızları için yapılmış, İstanbul’da
hala korunmaktadır.
(The Metropolitan
Museum of Art)
OSMANLININ ASKERÎ ÜSTÜNLÜĞÜ
Havan kundağı
Silahdarağa Çeşmesi’nde Humbaracı Ocağı neferlerinin humbara atışı talimi için Mühendishane-i Hümayun hocası Hüseyin Efendi’nin çizip Humbaracı ocağı nazırı İsmail Kamili Efendi’nin nezaretinde inşa edilen İngiltere işi nev-icat (yeni icat) bir adet yirmi iki çapında havan kundağı.
7 Kasım 1802
C.AS, 657/27620
OSMANLI’DA İNOVASYON GİRİŞİMLERİ
İlkbaharda denize büyük bir donanma çıkarılacağı
İlkbaharda denize büyük bir donanmanın çıkarılmasının kararlaştırıldığı, Ali Paşa’ya Kapudan-ı Derya ve Cezayir Beylerbeyiliği verildiği, Fransa’nın eskiden beri Osmanlı Devleti’nin dostu olmasından ve koruma sözü verildiğinden Fransız topraklarına ve tüccarlarına müdahale edilmemesi, fakat İnebahtı Savaşı’nda bulunan İspanya kralının ülkesi topraklarının basılıp yağma edilerek hasar verdirilmesi.
9 Mart 1572
OSMANLININ ASKERÎ ÜSTÜNLÜĞÜ
Cezayirigarb Beylerine, Ağalarına, Önde Gelenlerine Fermandır,
Mektuplar gönderip bundan önceki Cezayir Beylerbeyi Kapudanım Ali Paşa’nın hal ve hareketlerinden asker, ileri gelen, halk olarak memnun kaldığınızı bildirmişsiniz. Yerine vekil bıraktığı kedthüdanın hizmetinden ve gayretinden de askerler, ileri gelenler ve ahali olarak şükran duyduğunuzu, din ve devlet düşmanları tarafından memlekete ve vilayete yağma ve zarar verme kastıyla gelen iki gemiyi adamlarıyla birlikte ele geçirip Allahın yardımıyla gereği gibi haklarından gelindiğini bildirmişsiniz ki ayrıntısıyla bilgi sahibi oldum. Yüzünüz ak olsun. Sizden beklenilen de bu idi. Elhamdülillah iyi oldu. Şimdi vilayetinize olumlu bakışım sair geniş topraklarıma dâhil olan memleketlerimden daha az değil hat a savaş yeri olması nedeniyle daha fazladır. Vilayet e olan beyler ve ağalarım, asker ve ileri gelenlerim burada yanımda olan kullarım gibidir.
Şimdi adı geçen Ali Paşa’ya Kapudanlık ile Cezayir Beylerbeyliği verilmiş, Cezayirigarb Beylerbeyiliğine de Kocaeli sancağı Beyi Ahmet tayin olunarak gönderilmiştir.
Buyurdum ki,
Fermanım varınca yeni beylerbeyine itaat edip bağlanın. Vilayeti koruma, düşman ve küff arın zararlarını uzaklaştırma, cihat ve gaza ile ilgili tedbirlerde, din ve devlet-i ebed müddetimin namusu ile ilgili işlerde gönül birliği ve tek taraf olup hiç boş
vakit geçirmeden birlik ve beraberlik içerisinde çalışıp gayret gösterin.
Fransa padişahı eskilerden şimdiye kadar Devletime karşı dost ve samimi olduğundan Fransa’ya bağlı topraklara ve tüccarlara müdahale edilmesine rızam yoktur. Verdiğim koruma sözüne aykırı bir durum ortaya çıkmaması için ihtiyatlı davranasınız.
İnşallah ilkbaharda denize büyük bir donanmamın çıkarılması kararlaştırılmıştır. Ne gerekiyorsa tedarik olunur. O bölgede olan leventler kayıklarıyla, beylerbeyi de buradan beraberinde alıp git iği hassa gemiler ile uygun göreceği şekilde İspanya beyinin topraklarını basıp yağma ederek elden geldiğince hasar verdiresiniz.
9 Mart 1572
A.DVNS.MHM.d, 18/288
OSMANLI’DA İNOVASYON GİRİŞİMLERİ
Safevî hükümdarı Şah İsmail’in, Yavuz Sultan Selim’in Aras nehrindeki batık topunu örnek alarak top imal ettirmesi / Mısır Sultanının Şah İsmail’e, Yavuz’a itaat etmesi karşılığında memleketini geri almak için Yavuz nezdinde aracılıkta bulunma teklifi yle elçi göndermesi
Safevî Hükümdarı Şah İsmail’in yakalanan casusu Ali’nin sorgusunda verdiği ifadede; Şah İsmail’in on beş bin askeriyle İşgenber-i Gülanber Yaylağı’nda olduğu, altı bin askerle Karahan’a yardıma gönderdiği Çayan Sultan’ın Keşiş Gölü’ne geldiği sırada ‘Karahan’ın yenilip başının kesildiği’ haberini alması üzerine Şah’ın emri gereğince durup Şah’ın gelmesini beklediği ve bu arada adı geçen Ali’yi Sinan Paşa hakkında haber almak için casusluğa gönderip Aladağ’da bulunan Dev Ali’yi de yanına çağırdığı, Şah İsmail›in oğlu Tahmasb’ın Horasan’daki Meşhed-i Hüseyin’de olduğu, Yeşilbaş’ın Amu Nehrini geçtiği ve Horasan’a gelmek üzere olduğu, Şah İsmail’in, yanında bulunan bazı adamlarına hanlık ve beylik verdiği, Yavuz Sultan Selim’in Aras nehrindeki batık topunu çıkarttırıp bu topa göre arabalarıyla birlikte elli top ve Tüfekçibaşısı Mirza Şah Hüseyin’e bin tüfek yaptırttığı, ancak kaçıp yanına gelen yirmi yeniçeri dışında kendi askerlerinin tüfek atmayı bilmedikleri için bunları kullandıklarında yüzlerini, gözlerini yaktıkları ve Mısır Sultanı’nın Şah İsmail›e ‘sünnî olup Yavuz’dan af dilediği ve onun atının ayağının bastığı memleketleri Yavuz’a teslim ettiği takdirde buraların tekrar kendisine verilmesi için Yavuz nezdinde aracılık yapma ve şayet Yavuz bu isteği kabul etmezse ona karşı birlikte mücadele etme’ teklifi yle elçi gönderdiği hususlarında bilgiler verdiğine dair sorgulama yazısı.
26 Haziran 15161
1 Tarih tahminîdir. Belgedeki ‘Karahan’un başı kesildüği’ ifadesine istinaden, Safevîlerin Diyarbakır Emîri olan Karahan’ın kesik başının Yavuz Sultan Selim’in Konya’daki ordugâhına getirildiği 26 Haziran 1516 (Bkz.
Feridun Emecen, “Selim I”, TDV İslam Ansiklopedisi (DİA), C. 36, 2009, Safer 407-414) tarihi esas alınmıştır.
OSMANLININ ASKERÎ ÜSTÜNLÜĞÜ
Mesele (Kazıyye)
Şah İsmail’in yakalanan casusu Ali’nin sıkı altında yapılan sorgusunda (örfde) verdiği ifade:
“Şah İsmail İşgenber-i Gülembe1 isimli yaylaktadır. Yanında Mugan’dan2 ve Karabağ’dan3 sürgün getirilmiş on beş bin atlı ve yaya asker vardır. Altı bin adamla Çayan Sultan4 isimli adamını ve kız kardeşinin oğlu Durmuş Bey’i Karahan’a5 yardıma göndermiş idi. Keşiş Gölü’ne6 gelindiğinde Karahan’ın başının kesildiği ve askerlerinin bozguna uğradığı haberi geldi. Çayan Sultan da bu durumu Şah’a bildirip; ‘Ne yapalım?’ diye sordu. Şâh’tan şöyle ferman geldi: ‘O bölgeden ayrılmayasın. Ben de gelip seninle buluşacağım ve toplanıp hep birlikte Sinan Paşa7 ve onun Mirahuru ile savaşacağız; ya baş vereceğim, ya baş alacağım.’ Bu emir üzerine onlar o bölgede beklemeye başladılar; beni de bu tarafa Sinan Paşa’nın ve Mirahuru’nun durumunu öğrenmem için casusluk yapmaya gönderdiler.”
“Çayan Sultan, Halid Bey ve Kürd Bey ile birlikte Aladağ’da bulunan adamı Dev Ali’ye de adam göndererek; ‘Şah gelmektedir; sen de gelip bize kavuşasın.’ diye haber yolladı.”
“Kör Emir, Şah’ın oğlu Tahmasb Sultan ile Horasan’da8
Meşhed-i Hüseyin’dedir. Bu tarafa geleceğine dair bir haber yoktur.”
“Yeşilbaş’ın9 kırk elli bin adamla Amu Nehrini10 geçip Horasan’a gelmekte olduğu haberi geldi.”
“Şah İsmail; Halil Bey, Ömer Bey, Bekir Bey ve Tekeltü Han isimli korucularına hanlık ve beylik vermiştir.
Bunlardan başka, Tüfekçibaşısı olan Mirza Şah Hüseyin isimli kimseye bin adet tüfek yaptırmıştır. Ancak bu tüfekleri sadece [Osmanlı’dan] kaçıp Şah’ın yanına gelmiş olan yirmi yeniçeri kullanabilmektedir. Bunların dışındakiler tüfek atmayı bilmedikleri için bu tüfekleri kullandıklarında yüzlerini, gözlerini yakarlar.”
“Daha önce devletli Hüdâvendigâr11 hazretleri Tebriz’e12 geldiğinde bir topu arabasıyla birlikte Aras nehrinde batmış idi. Şah İsmail onu çıkartıp onu örnek alarak (ona göre) arabalarıyla birlikte elli top yaptırdı ve nevruzda hepsini at ılar.”
“Gelen habere göre Mısır Sultanı13, Şah İsmail’e iki yüz adamla bir elçi göndermiş ve; ‘Gel tacını çıkar, sünnî ol, Hudâvendigâr hazretlerinin önünde eğil, onun atının ayağını bastığı memleketleri ona teslim eyle ve; ‘Pes (belî)’ de. Ben de araya girip memleketini sana geri alıvereyim. Eğer Hudâvendigâr hazretleri razı olmazsa ikimiz bir olup karşılık verelim ve mücadele edelim.’ mesajını yollamış. Elçi de Şah İsmail’e gitmek için Bağdad’dan14 Hemedan’a15 gelmiş. Ancak Şah İsmail; ‘Kesinlikle gelip uğraşmayınca olmaz.’ diye cevap virmiş.
“Karahan’ın [bozguna uğradığı] savaşta kılıçtan kurtulan askerlere Kürt beyleri yol vermeyince Arap bölgesinden gitmişler idi. Onlar da bu askerleri soyup çıplak etmişler. Bağdad tarafına gitmişler. Hayat a olup olmadıkları bilinmemektedir.”
Türlü şekillerde sıkılanmasına rağmen bu söylediklerinin dışında başka bir şey demedi.
TS.MA.E, 756/45
1 İran’ın Ishganbar ve Golanbar isimli yerleşim birimleri. 2 Mugan (Azerbaycan). 3 Karabağ (Azerbaycan). 4 Asıl ismi Ustacalu Muhammed Bey’dir. Şah İsmail’in sofracıbaşısı olup 1514’te Çayan Sultan lakabıyla Emirü’l-ümeralığa getirilmiş ve 1523’te vefat etmiştir. Bkz. Faruk Sümer, Safevî Devleti’nin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Güven
Matbaası, Ankara 1976, s. 45. 5 Safevîlerin Diyarbakır Emiri. Bkz. Emecen, a.g.m. 6 Günümüzde Turna Gölü ismiyle anılmaktadır. Van Gölü’nün doğusundadır. 7 O tarihte Yavuz Sultan Selim’in Diyarbakır Seraskeri olarak görevlendirdi-
ği Sadrazam Hadım Sinan Paşa. Bkz. Şerafettin Turan, “Hadım Sinan Paşa”, TDV İslam Ansiklopedisi (DİA), C. 15, 1997, s. 7-8. 8 Khorasan (İran). 9 Şeybanîler (Özbekler) kastedilmektedir. 10 Amuderya / Ceyhun Nehri. 11 Yavuz Sultan Selim kastedilmektedir. 12 Tabriz (İran). 13 Memlüklü Sultanı Kansu Gavri. 14 Baghdad (Irak). 15 Hemedan (İran).
Kaynak: Türklerde İnovasyon — Buluş ve Arayışlar

