1493 / Bilim & keşif

Batıya örnek bir örgün eğitim sistemi: Medreseler

Örgün eğitimin kurumları, bilgi üretimi ve farklı coğrafyalara uzanan etkileri.

Kitapta 9110213 dk. okuma
1493

Bilim & keşif

BATIYA ÖRNEK BİR ÖRGÜN EĞİTİM SİSTEMİ: MEDRESELER

Türk-İslam dünyasında ortaya çıkmış önemli bir bilim ve öğretim kurumu da medresedir. Günümüz üniversitesinin kökeni Geç Orta Çağ Avrupa’sına kadar gider. Avrupa Geç Orta Çağ üniversitesinin ise, kuruluşunda medreseden etki almış olması ihtimali üzerinde durulmuştur. Fakat bu durum ne olursa olsun, İslam dünyasında yükseköğretim müessesesi olarak on birinci yüzyıl ortalarında resmî bir hüviyetle ortaya çıkan medrese sistemi Selçukluların eseridir. Ayrıca bu öğretim sisteminin bir Selçuklu öncesi evresine sahip olduğu görülmektedir ki öncesinde Karahanlılar ile Gazneliler gibi Türk devletlerinin etkili oldukları görülmektedir. İslam dünyasının yükseköğretim kurumu olan medrese de hemen hemen tümü ile Türklerin bir eseri, İslam dünyası kültür ve uygarlığına Türklerin önemli bir katkısı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Medrese temelde ilahiyat ağırlıklı öğretim veren bir kurumdur. Fakat İslam dünyasında özel birtakım medreseler de kuruldu. Bunlar arasın-

da on üçüncü yüzyıl başlarında ilk örnekleri görülen tıp medreselerini önemle zikretmek gerekir. Tıp medresesinin on üçüncü yüzyıl başında doğmasında da Türklerin etkili olduklarına tanıklık edilmektedir. Fakat bu tıp medreselerinin İslam dünyasında yeterince yaygınlaşamadığı görülüyor. Bunun belki de önemli bir nedeni, vakıf kurumunun rasathanelerde olduğu gibi, tıp medreselerine uygulanmasında bazı güçlüklerle karşılaşılmış olmasıdır. Çünkü gerek tıp medresesi ve gerekse rasathane veya astronomi öğretimi ve astronomi alanındaki araştırmalar naklî bilimler faaliyeti alanının dışında kalmaktaydılar ve yine bunlardan hiçbiri bir hayır kurumu sayılamazdı. Her iki alanla ilgilenenler arasında da gayrimüslimlerin sayısı oldukça fazla olabilmekteydi.1

Nizamülmülk, Şiî Fatımilerin, Sünnî Abbasileri ve Selçukluları yıpratmak amacıyla siyasî ve askerî faaliyetlerin yanı sıra ilmî açıdan da yoğun bir propagandaya giriştikleri dönemde ehli-

Batıya örnek bir örgün eğitim sistemi

Medreseler

1 Aydın Sayılı, Orta Çağ Bilim ve Tefekküründe Türklerin Yeri, (Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı, 1997), s. 23-26.

1493

sünnet akidesini güçlendirmek ve devletin ihtiyaç duyduğu görevlileri yetiştirmek için ülkenin her tarafında medreseler açmaya karar verdi. Bu konuda Sultan Alparslan’dan izin alan Nizamülmülk onun devrinde ve daha sonra Sultan Melikşah zamanında Irak, Horasan, Mâveraünnehir, Suriye ve Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde medreseler kurdu. Bunların bir kısmı onun ölümünden sonra açılmakla birlikte Bağdat Nizamiye Medresesi örnek alındığı için hepsi bu adla anılmıştır.

Bağdat Nizamiye Medresesi Nizamiye medreseleri içinde en meşhuru ve en muhteşemi olmakla beraber kuruluş tarihi itibariyle en eskisi değildir. Kasım 1065’te inşaatına başlanan medrese Eylül 1067 tarihinde tamamlanarak hizmete açıldı. Medrese hoca ve öğrencilere mahsus odalar, dershaneler, mescit, kütüphane, yatakhane, yemekhane, hamam gibi bölümlerden oluşan bir külliye niteliğindeydi. Nizamülmülk medresenin her türlü ihtiyacını karşılamak için

vakıflar kurdu. Medresenin yakınında yaptırdığı çarşı ile birlikte arazi, hamam ve dükkanların gelirlerini müderris ve öğrencilere tahsis etti.

Bu medreseler plan, teşkilât ve eğitim programıyla tarihte bir dönüm noktası teşkil etmektedir. Daha önceki medreseler özel kuruluşlar olduğu halde Nizamiye medreseleri devlet himayesinde ortaya çıkmıştır. Kuzey Afrika ve Endülüs’te eğitim kurumları bu medreselerden etkilenmiş, Nizamiye medreseleri örnek alınarak medreselerin müfredatı üzerinde büyük değişiklikler gerçekleştirilmiştir. Salerno, Paris ve Oxford gibi Batı’da kurulan üniversitelerin de Nizamiye medreselerinden esinlendikleri son dönemde yapılan çalışmalarla ortaya konulmuştur.2

Bu medreselerde temel yapıyı Kur’an, Arap şiiri, edebî ilimler teşkil ediyordu. Bu durum daha sonra Avrupa’da ilk defa kurulan üniversitelerde Yunan klasiklerinin okutulmasına tıpa tıp uyan bir durumdur. Bu üniversitede talebele-

Resim 1 Selçuklu Sultanı Melikşah, (Reşîdüddin

Fazlullāh-ı Hemedânî,

Camiü’t-Tevarih)

2 Abdülkerim Özaydın, “Nizâmiye Medresesi”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA).

BATIYA ÖRNEK BİR ÖRGÜN EĞİTİM SİSTEMİ: MEDRESELER

rin yiyecek ve içecekleri karşılanmış ve bunların çoğuna cep harçlıkları verilmiştir. Bu medreselerin teşkilâtında görülen bazı noktalar, Avrupa’da kurulan ilk üniversiteler tarafından aynen taklit edilip alınmışlardır.3

Gerçekte organizasyonunun bazı detaylarının Avrupa’daki ilk üniversiteler tarafından kopyalanmış olduğu görülmektedir. Resmi olarak bir ilahiyat okulu olarak kurulmuş, hem İslam’ın dini liderleri (ulema) hem de dolaylı da olsa gelirlerini sağlayan Devlet yani Halife tarafından tanınmıştır. Paris Üniversitesi de aynı şekilde kendisini hem Kilise’nin hem de Devletin otoritesinin yanında konumlandırmıştır.4

George Makdisi Batı skolastisizminin ve hümanizminin, Batı’dan önce gelen İslami eşdeğerlerinde kökleri olduğuna inanmaktaydı.

1990’larda, hem Cobban hem de Makdisi yükseköğretim ve sofistike bir eğitimin kanıtlarını detaylandıran çalışmalar yayınlamaya devam etti. Makdisi’nin çalışması, Batılı okulların kökenleri ile İslâm dünyasındaki okullar arasındaki kap-

samlı paralellikleri detaylandırdı. “Makdisi’nin çalışmasına benzerliğin ötesinde çok az kanıt var gibi görünüyor” şeklinde eleştiriler gelse Makdisi, Rise of Colleges adlı eserinde bu eleştiriye de doğrudan karşılık vermekte ve “şans eseri paralel gelişme olasılığının düşük olduğu” konusunda ısrar etmektedir.

Avrupa üniversitelerinin örgütsel temellerine değinen Makdisi’nin teorisine göre “üniversite Hristiyan Batı’nın on ikinci yüzyıl ürünüdür, sadece örgütlenme açısından değil, ayrıcalıklar ve Papa ve Kral tarafından himaye edilmeleri

yönünden de İslami modellerden türemişlerdir. Makdisi, Müslüman dünyasının hayır işlerinde kullanılan vakıflarını da inceler. Camilere bağlı okullar açmak için bağış şeklinde işleyen uygulama ile Avrupa’da benzer şekilde bağışlanmış okulların kurulması arasında bir bağlantı olduğunu söyler.5

Bilindiği gibi Mutezile Mezhebi İslam’ın doğuşundan bir asır sonra ortaya çıkmış, İslâm dinini akıl ölçü ve kurallarına göre yorumlayan dinî ve felsefî bir harekettir. Mutezile Mezhebi mensuplarına İslâm Dünyası rasyonalistleri (Akliyecileri) denir. Bu dinî anlayışı benimseyen Selçuklu devlet adamlarının bu eğilimleri dinî

Resim 2 Konya İnce Minareli Medrese. Selçuklu Veziri

Sâhib Ata Fahreddin Ali

tarafından 1265 yılında

yaptırılmıştır

3 Philip K. Hitti, Siyasî ve Kültürel İslâm Tarihi, (İstanbul: Boğaziçi Yayınları, 1989), c. 1, s. 630. 4 Reuben Levy, A Bahgdad Chronicle, (Cambridge University Press, 1929), s. 193-194. 5 Michelle Garcia, “Medieval Higher Education: Islamic and Western Academics”; papers.ssrn.com sitesi içinde www.kisa.link/OQfy (erişim: 20 Ocak 2021).

uygulamalarında da açıkça görülmektedir. Bu devlet adamlarından biri de Tuğrul Bey’dir.

Selçuklu Hanedan üyeleri arasında görülen bu dinî eğilimin hanedan üyelerine hocalık yapan

Harezmli Türkmen Danişmend Ali Taylu’dan kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Danişmend Ali Taylu Harezm’deki dinî çevrede yetişmiş ve çok erken tarihlerde Selçuklu ailesine yakın olma fırsatı bulmuş, hanedanına kız vererek ve kız alarak onlarla akrabalık da tesis etmiştir. Türkiye Selçukluları’nın atası olan Kutalmış, Danişmend Ali Taylu’nun damadı idi.

Tuğrul Bey Dandanakan zaferinden sonra sultan olunca veziri yaptığı Kündurî Mutezile mezhebini devletin resmî dinî görüşü haline getirdi ve bu yönde uygulamalara başladı. Eşarî

ve Şafi mezhepli olan Nizamülmülk’ün, Kündurî aleyhindeki faaliyetleri de bu kapsamda değerlendirilmelidir. Bu mücadeleler sonunda Sultan Alp Arslan Kündurî’yi tutukladı ve sonrasında idam edildi. Onun idam edilmesinde Nizamülmülk’ün çok önemli rol oynadığı kabul edilmektedir. Nitekim yerine de Nizamülmülk Selçuklu veziri oldu. Bu defa Nizamülmülk de Eşarî ve Şafi Mezhebini Büyük Selçuklu Devleti’nin resmî mezhebi konumuna getirdi. Bu mezhebin yerleşmesi ve tutunmasını sağlamak için “Nizamiye Medreselerini” açtı. Selçuklu Devleti coğrafyasında yirmi üç Nizamiye Medresesi kurulduğu belirtilmektedir.

Anadolu’da ilk ilmî, fikrî ve kültürel faaliyetler Danişmend İli’nde ve Danişmend Oğulları’nın himayesinde çok erken sayılabilecek bir tarihte başlamıştır. Bu devletin kurucularının bilge bir aileden gelmeleri ve bilimsel bir geleneğe bağlı bulunmalarının, erken bir tarihte Anadolu toprağında bilimsel faaliyetleri başlatmalarında etken olduğu muhakkaktır. Zaten Anadolu’da ilk medreselerin de Danişmend İli’nde Niksar, Tokat, Amasya, Sivas, Kayseri gibi vilayetlerde ve Danişmend Oğulları zamanında inşa edildiği görülmektedir. Danişmend Oğulları Devleti II. Kılıçarslan tarafından 12. asrın son çeyreğinde ortadan kaldırıldıktan sonra da Danişmendliler zamanında Danişmend İli’nde yerleşmiş olan bilimsel gelenek birkaç asır daha devam etmiştir.

Bugünkü bilgilerimize göre Anadolu’da yazılan ilk eser Danişmendlilerin Kayseri Şehir muhafızı olan Kayserili İbnü’l-Kemal diye ünlenen

Resim 4 Ebu’s-Suûd Efendi ders

verirken. Minyatür 16.

yüzyılın ortalarında

Bağdat’ta tasvir

edilmiştir

Resim 3 16. yüzyıl, İstanbul Gazanfer Ağa Medresesinde ders zamanı, Divan-ı Nadiri

BATIYA ÖRNEK BİR ÖRGÜN EĞİTİM SİSTEMİ: MEDRESELER

İlyas b. Ahmed adlı bir zat tarafından Farsça olarak kaleme alınmış “Keşfü’l-akabe” adındaki astronomi ve felsefeye dair olan eserdir. Yazar eserini Danişmendiye Devleti’nin kurucusu Gümüştiğin Melik Ahmed Gazi’ye sunmuştur.

Bununla beraber II. Kılıçarslan’ın felsefî konulara ilgi duyduğunu ve bu alandaki ilmî tartışmalara katıldığını biliyoruz. Gıyaseddin Keyhüsrev’in de İbni Sina’nın hayranlarından olduğunu bildirilmektedir. Buna benzer haberler, Selçuklular zamanında (ilk bir buçuk asırda) Anadolu’da devlet adamlarının felsefî geleneğe bağlı bulundukları ve Mutezile mezhebine yatkın olduklarını ortaya koymaktadır. II. Kılıçarslan’ın kızı Gevher Nesibe Hatun’un Kayseri’de bir Tıp Merkezi inşa etmesi de tabiat ilimlerine duyulan ilgiden kaynaklanmış olmalıdır.

Danişmend Oğulları ve Türkiye Selçukluları zamanında ilk 130 yıl boyunca Anadolu’da telif edilen eserlerin hemen tamamı tıp, astronomi (heyet) matematik, felsefe gibi aklî ve tabiî ilimlere dairdir. Bu dönemde Anadolu’da bulunan bilim adamları bu yönde faaliyet göstermişlerdir. Bu devrede Anadolu’da telif edilen eserlerin büyük bir kısmı Danişmend İli’nde yazılmıştır.

Sanıldığı gibi Anadolu’da Türkçe eser yazma geleneği Karaman Oğulları Devleti’nin Türkçeyi resmî dil olarak ilan etmeleriyle başlamış değildir. Anadolu’da Türkçe eser yazma geleneği ilk olarak Danişmend İli’nde ve Danişmend Oğulları’nın yarattığı fi krî ve kültürel ortamda başlamıştır. Bugünkü bilgilerimize göre Anadolu toprağında telif edilen ilk Türkçe eser 13. yüzyılın başlarında Amasya’da yani Danişmend İli’nde

Hâkim Bereket tarafından kaleme alınan “Tuhfe-i Mübarızi” adlı tıp ilmine dair olan eserdir. Ancak 13. yüzyıldan itibaren Büyük Selçuklu Devleti’nin dinî politikası ve Nizamiye Medreselerinin yarattığı dinî atmosfer Anadolu’da da etkisini göstermiştir.6

Bütün bu anlatılanlar Nizamiye medreselerinin yükseköğretim alanında doğudan batıya örnek olacak bir çığır açarken kendi açmazını

da daha kuruluş aşamasında içinde barındırdığını gözler önüne seriyor. Dağınık bir medrese sisteminden devlet gözetiminde teşkilâtı ve

programları belli çok iyi organize edilmiş bir eği-

tim sistemine geçişi simgelerken; diğer yandan İslâm medeniyetinin yükseldiği bir parlak çağa dayanak oluşturan antik çağ kaynaklı ve değişik

Resim 5 Sultan II. Bayezid’in

İstanbul’daki hastahane, imaret, cami, mektep, medrese ve sair hayratlarıyla ilgili

1493 tarihli vakfi yesi. BOA, EV.d, 45144

6 Mikail Bayram, “Danişmend Oğulları’nın Dinî ve Millî Siyaseti”, Selçuk Ünv. Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 18 (2005).

BATIYA ÖRNEK BİR ÖRGÜN EĞİTİM SİSTEMİ: MEDRESELER

Resim 6 Medresede ders,

Ayasofya 3279

düşüncelere kapısı açık eğitim sistemine de bir set çekmiş oluyordu. Nitekim etkileri Fatih Sultan Mehmed’in geniş bakış açısı sayesinde biraz gecikmeli de olsa 16. yüzyıl Osmanlısında görülmeye ve eleştirilmeye başlanacaktır.

Osmanlının kuruluş döneminde eğitimde bir parlaklık göze çarpar. Fakat bu ilmi parlaklık ve yükseliş 16. ve 17. yüzyıllarda sürdürülemedi-

ği açıktır. Kuruluş devrinde eğitim dünyasında inanılmaz bir hareketlilik görülüyorken akademik seyahatler özellikle daha çok dışarıdan Osmanlı’ya bilim adamının gelmesi, Osmanlı’dan da genç ilim taliplerinin belli başlı ilim merkezlerine gitmesi şeklinde olmaktaydı. Bu sıralar ağırlıklı olarak Kahire, Şam ve özellikle matematik ve astronomide, Semerkant çok şöhretli idi.

Resim 7 Fossati’nin Ayasofya albümünden, sağda I.

Mahmut’un yeniden

yaptırdığı medrese

BATIYA ÖRNEK BİR ÖRGÜN EĞİTİM SİSTEMİ: MEDRESELER

Nizamiye medreseleri örneğinin devam ettiği Osmanlı medreselerinin eğitim programları üzerindeki ilk eleştiriler de daha 15. yüzyılın ortasında Taşköprülüzade Ahmet Efendi’den gelmişti. Ona göre medreselerdeki fen dersleri, felsefe yani İslam felsefesiyle ilgili dersler azalmış, bunlara eskisi kadar önem verilmez olmuştur.7

Katip Çelebi (ö. 1658) bu konudaki eleştirileri daha ileri götürür. Ona göre: “Osmanlı devletinin başlarında akli bilimler ile şeriat ilimlerini bir arada değerlendiren âlimler yaygın iken Fatih Sultan Mehmed Han Semaniye Medereselerini yaptırıp bir takım felsefi derslerin de okutulmasını vakıfnamesinde belirtmişti. Sonra gelenler ise bunlar felsefi derslerdir diyerek kaldırıp yerine fıkhi dersler okutmayı daha makul gördüler”.8

Katip Çelebi’den hemen önceki çağda yaşamış Kopernik, Kepler, Galile gibi ilim adamları tesadüflerin eserleri değillerdi. Yine Huygens, Boyle, Bacon, Newton, Halley gibi bilginler de hep o çağlarda yetişmişlerdi. Bunlara Descartes,

Locke, Hobbes gibi Katip Çelebi’nin çağdaşı düşünürleri de eklersek Katip Çelebi’nin yaşadığı yüzyılda Avrupa’nın görünümünü tasavvur etmek mümkün olur.9 Yukarıdaki eleştirilerinden medrese dışında yetişmiş bir bilim adamı olan Katip Çelebi’nin Batı dünyasının geldiği seviyeden az çok haberdar olduğunu da anlayabilmekteyiz.

Benzeri birçok kurumsal yapıda olduğu gibi eğitim sisteminde de kamu denetimindeki Selçuklu eğitim sistemini devam ettirdiği görülen Osmanlı’da medreseler sıbyan mektebinden

sonra orta, lise, yüksekokul ve üniversite eği-

timine karşılık gelen, İslâmî kimliği sebebiyle sadece Müslümanların devam ettiği bir eğitim kurumu özelliği taşır.

Osmanlı Beyliği’nde ilk medrese olarak Orhan Gazi’nin 1331’de kurduğu, İznik Orhaniyesi adı-

nı da taşıyan İznik Medresesi gösterilir. I. Murad, Yıldırım Bayezid, Çelebi Mehmed, II. Murad ve devlet adamlarının yaptırdığı yirmi bir medrese ile Bursa cazip bir ilim merkezi oldu. Bursa’daki ilim ve medrese hayatı önemini kaybetmemekle birlikte 1361’de Edirne’nin fethiyle medrese tarihinde yeni bir safha açıldı. Burada Çelebi Mehmed devrinde iki, II. Murad döneminde dokuz yeni medrese tesis edildi. Özellikle II. Murad’ın Dârülhadis Medresesi, Sahn-ı Semân medreseleri yapılıncaya kadar (1463-1470) en yüksek Osmanlı medresesi kabul edilmiştir. Kuruluş yıl-

7 “Mehmet İpşirli ile Medreseler ve Ulema Üzerine”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, c. 6/12, (2008): 451-470. 8 Nesimi Yazıcı, “Osmanlı Son Dönemi Medreselerinde Fen Bilimlerinin Tedrisatı Konusunda Bazı Düşünceler”, Ankara Ünv. İlahiyat Fak. Dergisi, c. XXXVIII.. 9 Hasan Şahin, “Osmanlı Devleti’nde Eğitim ve Bilgi Üretim Sisteminin İşlevlerini Yitirmesinin Sebepleri Üzerine”, A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi,

12, (Erzurum: 1999), 260-261.

Resim 8 Süleymaniye Cami ve külliye, W.H.Bartlett’in

çizimi

larından itibaren 1326-1451 devresinde ülke genelinde seksen dört medresenin yapıldığı tespit edilmektedir. Bunun elli üçü Anadolu’da, yirmi dokuzu Rumeli’de ve ikisi Kudüs’te idi.

Fâtih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethiyle başlayan yeni dönem, Osmanlı ilim hayatı ve medrese teşkilâtı için önemli adımların atıldığı devreyi oluşturur. 1453’te fetihten sonra İstanbul’da eğitim faaliyetleri Zeyrek kiliseleri ve Ayasofya’daki bazı keşiş odalarında yapıldı. 1459’da Eyüp Medresesi hizmete açıldı. 1470 yılında tamamlanan Fatih Külliyesi içerisinde sekiz medreseden oluşan Sahn-ı Semân (sekiz avlu) ve bunların bir sıra gerisinde yer alan sekiz Tetimme (orta sınıf) Medresesi tesis edildi. Bu medreseler konumu, fizikî ve mimari özellikleri, sağlanan maddî imkânlar ve bilhassa müfredat

programı ile bir yükseköğretim ve araştırma kurumu özelliği kazandı.

II. Bayezid biri Amasya’da (1481-1486), diğeri Edirne’de (1484-1488), üçüncüsü de İstanbul’da (1501-1505) kendi adıyla anılan semtte

inşa ettirdiği üç önemli külliye içerisinde medreseler kurdu.

Sahn-ı Semân’dan bir asır sonra inşa edilen Süleymaniye Külliyesi (1550-1557) özellikle medrese-i evvel, sânî, sâlis ve râbi isimleriyle dört medrese, bir tıp medresesi ve darüşşifa ile dârülhadisten oluşuyordu ve Osmanlı Devleti’nde eğitimde varılan en yüksek noktayı temsil ediyordu. Önce Sahn-ı Semân ile ardından Süleymaniye medreseleriyle Osmanlı medrese sistemi dereceler, dersler, gelir kaynakları ve yönetim bakımından önemli gelişmeler kaydetti.

Osmanlılarda yeni fethedilen yerleşim birimlerine medrese inşası da yerleşmiş bir âdetti. Özellikle Balkan şehirlerinde medreselerin kurulmasına önem verildi. Osmanlı dönemi boyunca Bulgaristan’da 142 medrese, 273 mektep, Yunanistan’da 182 medrese, 315 mektep, eski Yugoslavya’da 223 medrese, 1134 mektep ve Arnavutluk’ta yirmi sekiz medrese, 121 mektep olmak üzere toplam 575 medrese ve 1843 mektebin yapıldığı tespit edilmiştir.

Medreseler Anadolu’da da yaygındı. Meselâ 19. yüzyılda Kayseri’de yirmi iki, İzmir’de otuz üç medrese vardı. En ücra köylerde bile medreselerin bulunduğuna dair kayıtlara rastlanır. Anadolu vilâyeti medreseleriyle müderrislerini gösteren 1528 tarihli bir listede 150 medresenin adı sayılmıştır.

Bazı yabancı seyyahlar da Anadolu şehirlerindeki medreselerden övgüyle söz ederler. Amasya’ya gelen Perrot, 1861’de buradaki medreseyi ve eğitim hayatını gördüğünde Amasya’yı Anadolu’nun Oxford’u diye nitelemişti.

Medresede okutulan dersler esas itibariyle hesap (matematik), hendese (geometri), heyet (astronomi) ve hikmet (felsefe) dersleri; belâgat (güzel konuşma), mantık, kelâm (İslâm felsefesi), Arapça dil ve edebiyatı dersleri; tefsir, hadis ve fıkıh derslerinden oluşmaktaydı. Derslerde belirli kitaplar takip edilirdi. Bu kitapların hemen tamamı Arapça idi, ancak eğitim dili Türkçe, eğitim metodu ise genelde anlatma tarzındaydı.

Esas itibariyle medrese bir vakıf kurumu olduğundan işleyişi, mali kaynakları, bunların

BATIYA ÖRNEK BİR ÖRGÜN EĞİTİM SİSTEMİ: MEDRESELER

Resim 9 Ulema sınıfı ileri gelenlerinin 1720 yılında Sultan III. Ahmet tarafından kabulü, Vehbi, Surname

kullanılması ve denetlenmesi tamamıyla vakıf kuralları içinde yapılırdı. Ancak konu toplum eğitimini ilgilendirdiği için devletin daima sıkı bir denetimi vardı. Bütün medreseler önceleri kazaskere bağlı iken 16. yüzyıl sonlarından itibaren yüksek dereceliler şeyhülislâma verilmiş, diğerleri kazaskerlerde kalmıştı. 19. yüzyılda teşkilât meşihat makamına devredilmiştir.

Medrese eğitiminin temel unsurunu müderrisler oluştururdu. Osmanlı sisteminde talebelerin hangi medresede okuduğu değil hangi hocalardan ders aldığı önemliydi. Özellikle icazetnamelerde (diploma) hoca silsilesine vurgu yapılırdı.

Osmanlı Devleti alternatif olabilecek çözüm arayışları içerisine girmişse de medrese sistemi kendini yenileyememiştir. 18. yüzyılın ikinci yarısında Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyun ve Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyun’un kurulmasıyla daha önce sınırlı ölçüde bünyesinde barındırdığı teknik eğitimden mahrum kalmış, 19. yüzyılın birinci yarısında tıphânenin teşkiliyle tıp tahsilinden, Avrupaî mekteplerin, ardından mülkiyenin kurulup devlet imkânlarıyla donatılması sonucu da önemli ölçüde fikrî ve idarî alandan uzak kalmıştır. 1826’da Evkāf-ı Hümâyun Nezareti teşkil edilip bütün vakıf gelirleri devlet hazinesine alınınca medrese ve ulemanın malî imkânları daralmış, nizamiye mahkemelerinin teşkili ve daha sonra hukuk mektebinin ortaya çıkmasıyla büyük ölçüde yargı alanından uzaklaştırılmış, sadece din hizmetleri ifa eden bir konuma gelmiştir.

19. yüzyılda II. Mahmud ve II. Abdülhamid

dönemlerinde eğitim konusunda ıslahat ve yenilikler yapılırken en çok ıslaha muhtaç olan medrese ihmal edildi. Bu tutum muhtemelen medresenin ve temsil ettiği zihniyetin ıslahının çok zor, hatta mümkün olmadığı kanaatine dayanmaktaydı. II. Abdülhamid’den sonra İttihatçılar devrinde Şeyhülislâm Musa Kazım ve Mustafa Hayri efendiler zamanında ciddi olarak medrese ıslahı yapılmak istendi. Islâh-ı Medâris Komisyonu oluşturulup çeşitli nizamnâmeler hazırlandı. Geleneksel yapısından tamamen farklı, mektep tarzında yeni program İstanbul medreselerinde uygulanmaya başlandı. Ancak I. Dünya Savaşı ve arkasından imparatorluğun tasfiyesi sebebiyle bu programlar uzun süreli olmadı.

Medreseler, 3 Mart 1340 (1924) tarihli Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu ile Maarif Vekâleti’ne devredildi ve kanunun neşrinden on üç gün sonra bütün medreseler kapatıldı.10

11 Mehmed İpşirli, “Medrese”, TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA).

Kaynak: Türklerde İnovasyon — Buluş ve Arayışlar