Ulaşım & mühendislik
KANATLA UÇMAKTAN ROKETLE HAVALANMAYA
Türk-İslâm kültür dünyasında ilk uçma denemelerine dair aktarılan bilgiler oldukça eskilere dayanır. Seyhun havzasında eski bir şehir olan Sayram’da bir Türk bilgininin, uçmanın fi ziki dinamiklerini bulmak için kuşların kanat yüzeyleri ile ağırlıkları arasındaki bağıntıyı araştırdığı nakledilir. Bu çalışmanın aerodinamik sahasında çığır açan bir nitelikte olduğu da belirtilir.
11. yüzyıl başlarında, Türkistan’ın Farab şehrinde doğan bir diğer Türk bilgini Cevheri’nin ise uçma denemesine kalkıştığı görülür. Cevheri Nişabur’da uçma denemesine girişmişti. Kendi başına ağaçtan imal ettiği iki kanadı bir iple bağlayarak Nişabur’daki bir caminin çatısına çıkmış, şaşkınlıkla ve merakla caminin etrafına toplanan Nişabur ahalisine:
“Ey ahali benim yaptığım buluşu şimdiye kadar kimse yapmamıştır. Sizin gözleriniz önünde şimdi uçacağım. Dünyada yapılacak en mühim
şey göklere uçmaktadır. Ben de onu yapacağım” diyerek iki kanadı ile caminin çatısından kendini aşağıya bırakmıştı. Bir müddet uçtuktan sonra, yere düşerek öldüğü söylenir. Cevheri’nin ölümüyle neticelenen uçma denemesinin tarihi kaynaklarda 1010 civarı olarak verilir.1
Cevheri’nin bu başarısız denemesinden yüz elli yıl kadar sonra, Anadolu Selçuklu hükümdarı II. Kılıçaslan’ın 1162 yılında Bizans’a yaptığı bir seyahatte yine bir Türk’ün uçma girişiminden söz edilir. II. Kılıçaslan bu yılda Bizans ile bir antlaşma yapmak üzere İstanbul’a gitmişti. İmparator, Sultanı muhteşem törenlerle karşılamıştı. Sekiz gün ya da daha uzun bir süre İstanbul’da kaldığı rivayet edilen Kılıçaslan’a çok değerli hediyeler verildi. Sultan İmparatordan maddi yardım sağlayıp onunla bir antlaşma imzaladı.
Bu ziyarete kitabında yer veren Bizans ta-
Kanatla uçmaktan roketle havalanmaya
Uçmaya meraklı Türkler
1 Arslan Terzioğlu, “Türk-İslam Kültür Çevresinde Uçma Denemeleri, Otomatik Makinalar, Denizaltı ve Roket Teknolojisi”, Türkler, XI, s. 260-266.
1633
rihçilerinden Khoniates, bu zaman zarfında Kılıçaslan’ın onuruna bazı eğlenceler düzenlendiğini yazar. Türk sultanı at yarışlarıyla özellikle ilgilenmiştir. Khoniates, Sultan II. Kılıçaslan’ın yanındaki bir Türk’ün büyük bir kalabalığın önünde uçma teşebbüsüne kalkıştığını anlatır:
“Üzerine çok uzun ve içerisine sardığı çemberlerle şişirilmiş beyaz ve geniş bir elbise giyen bu Türk hipodromun en yüksek yerine çıktı. Bu elbise bir gemi için yelkenlerin gördüğü vazifeyi yapacaktı. Elbisenin içine ve kıvrımlarına dolan rüzgârın onu havaya kaldıracağını ve uçmasını sağlayacağını düşünüyordu. İmparator bir adamını yollayarak bu Türk’ü niyetinden vazgeçirmeye çalıştı. Sultan ise hem kendi milletine mensup bu adam için endişeleniyor, hem de gururla onun işini tamamlamasını bekliyordu.
Adı bilinmeyen Türk, büyük bir dikkatle rüzgârın yönünü kontrol ediyordu. Ellerini ileri uzatarak rüzgârı yakalama gayreti içindeki adam kollarını çırparak birkaç ısınma hareketi yaptı. Ancak rüzgâr istediği şiddette olmadığından bir süre
deneyini erteledi. Onun bu bekleyişi seyirciler arasında homurdanmalara sebep olmuş, ahali aldatıldığını düşünmeye başlamıştı. Nihayet Türk, rüzgârın gücünün yeterli olduğuna kanaat getirdi ve kuş gibi kanatlarını çırparak kendisini boşluğa bıraktı. Fakat ne yazık ki yükselemeyerek, ağır bir taş gibi yere çakıldı. Bütün kemikleri kırılmıştı ve oracıkta öldü”.2
Türkler arasında bu tür teşebbüslerin neredeyse gelenekselleştiğini 1555-1562 yılları arasında İstanbul’da Habsburg elçisi olarak bulunan Ogier Ghislain de Busbecq’in, Kanuni
Sultan Süleyman dönemindeki uçma denemelerinden haber vermesinden anlıyoruz.3
Osmanlılarda asıl uçma girişimi Hezarfen Ahmet Çelebi’nin yaptığı uçuşla hatıralara kazınmıştır. 17. yüzyılda yaşayan Hezarfen Ahmet Çelebi’yle ilgili bilgiler sadece Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesine dayanmaktadır. Çeşitli fen ve sanatlardan anladığı için “Elinden çok iş ve sanat gelen” anlamında Hezarfen unvanıyla anılan Ahmet Çelebi uçma ile ilgili araştırma ve deneylerini Okmeydanı’nda yapmıştır. Rüzgârın şiddetli olduğu sıralarda “kartal kanatları” olarak nitelendirilen aletle defalarca uçmuş, böylece rüzgâra karşı uçuşun kaldırma kuvveti temin edeceği kanaatine varmıştır. Daha sonra da Galata Kulesi’nden havalanarak lodosa karşı uçmuş ve Üsküdar’da Doğancılar meydanına
inmiştir. Evliya Çelebi’ye göre bu olayı Sarayburnu’nda Sinan Paşa Köşkü’nden seyreden devrin padişahı IV. Murad (1623-1640) Ahmet Çelebi’ye 1 kese altın ihsan etmiş ve “Bu âdem pek havf edilecek bir âdemdir, her ne murad edinse
elinden gelir, böyle kimselerin bekası câiz değil” diyerek Cezayir’e sürgün etmiştir.
Hezarfen Ahmet Çelebi’nin Galata Kulesi’nden Doğancılar’a kadar 3.200 metrelik mesafeyi uçarak gitmesinin kol ve kas gücüyle kuşları taklit ederek kanat çırpma ile olması mümkün görünmemektedir. Günümüz aerodinamik bilimin ışığı altında incelendiğinde bu uçuşun, ancak hava akımlarından faydalanarak yükselip ilerleyebilen, bugün daha ziyade tatil yörelerinde amatör bir spor olarak yapılan ve yekpare kanatlarla havada kalıp süzülme esasına dayanan
2 Saadettin Yağmur Gömeç-Müslime Melis Çeliktaş, “Anadolu Selçukluları Çağında Bir Uçuş Denemesi”, Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, 1/4, (Aralık/2014). 3 Fuat Sezgin, İslam’da Bilim ve Teknik, (İstanbul: 2008), V, s. 128.
KANATLA UÇMAKTAN ROKETLE HAVALANMAYA
Resim 1 Matrakçı Nasuh’un gözüyle 16. yüzyılda Galata (Beyan-ı Menazil-i
Sefer-i Irakeyn)
bir çeşit basit planörle mümkün olabileceği sanılmaktadır.4
Aynı tarihlerde bir başka uçma girişimi bu sefer kanatlarla değil de kendi yaptığı roketvari bir araç ile havalanan Lagari Hasan Çelebi’den gelir. Hayatı hakkındaki bilgiler, çağdaşı Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’sinde anlattıklarına dayanır. Evliya Çelebi’ye göre 1632-33 yılında, IV. Murad’ın kızı Kaya Sultan’ın doğumu münasebetiyle yapılan şenlikler sırasında 50 okka barut macunundan yedi kollu bir fişek icat etmiş, “Padişahım, seni Huda’ya ısmarladım, İsa nebi ile konuşmaya gidiyorum” diyerek Sarayburnu’nda IV. Murad’ın huzurunda fişeğe binmiş, yardımcılarının fişeği ateşlemesiyle havaya yükselmiştir. Havada iken yanındaki fişekleri ateşleyince denizin yüzü aydınlanmış, büyük fişeğinin baru-
tu kalmayıp yere doğru düşerken de ellerindeki kartal kanatlarını açıp Sinan Paşa Köşkü önünde denize inmiştir. Oradan da yüzerek padişahın huzuruna gelmiş ve “Padişahım, İsa nebi sana selam etti” diyerek şaka yapmıştır. Sultan Mu-
rad Hasan Çelebi’ye 1 kese akçe vermiş, ayrıca onu 70 akçe yevmiye ile sipahi yazdırmıştır. Yine Evliya Çelebi’nin belirttiğine göre daha sonra Kırım’a Selâmet Giray Han’ın yanına giden Lagari orada vefat etmiştir.
“Yâr-ı gār-ı sâdıkımız” demesinden Evliya Çelebi’nin yakın dostlarından olduğu anlaşılan Hasan Çelebi’nin barutun itme gücüne dayalı, tepki prensibiyle çalışan iptidai bir füze ile havaya yükselerek yavaşça denize inme hadisesinin, Evliya Çelebi’nin anlattıklarına dayanılarak yapılan hesaplamalar neticesinde mümkün olabi-
Resim 2 Hezarfen Ahmet Çelebi
uçarken
4 Mustafa Kaçar, “Hezarfen Ahmed Çelebi”, TDV İslam Ansiklopedisi (DİA).
KANATLA UÇMAKTAN ROKETLE HAVALANMAYA
leceği sonucuna varılmıştır. Bu hesaplamalara göre Lagari’nin bu iptidai roketle 250 m. kadar havaya yükselmiş olabileceği, “Deniz yüzünü aydınlattı” şeklindeki ifadeden burada iken ateşlediği öteki fişeklerle muhtemelen yönünü değiştirdiği, iki elinde tuttuğu kartal kanadı şeklinde tasvir edilen şeyin bir nevi paraşüt vazifesi gördüğü ve bu sayede yavaşça denize indiği anlaşılmaktadır.5
Lagari Hasan Çelebi’nin kendi icadı olan füzeye benzer yedi kollu fişekle havaya uçup, sonradan kartalınkine benzeyen kanatlarla salimen denize inmesi, bugün uzay denemelerindeki paraşütle denize inme metoduna çok benzemektedir. Bu bakımdan Lagari Hasan Çelebi’nin roket tekniğinde çığır açan bu uçma denemesiyle havacılık tarihinde özel bir yeri vardır.
Lagari’nin bu uçma denemesi hakkında Evliye Çelebi’nin anlattıkları Arslan Terzioğlu’nun farklı bir yönden dikkatini çekmiştir. Evliya Çelebi Lagari’nin bu denemeden bir süre sonra Kırım’a Selâmet Giray Han’ın yanına gittiğini ve
bilâhare orada vefat ettiğini belirtmekteydi.
Rus roket tekniği araştırmacısı Kuzmenko’ya göre, Rusya’da roket tekniği ile ilgili çalışmalar Ukrayna bölgesinde ilk olarak 17. yüzyıldan sonra başlamış olup rokete ait ilk tariflere Ukrayna’da 1650’li yıllarda rastlanmaktadır. Sonraları Rus roket tekniğinin bugünkü başarısını sağlayan çalışmalar yine Ukrayna’da bu ilk çalışmalar üzerine kurulmuştu.
Terzioğlu’na göre, Ukrayna’daki ilk Rus roket tekniği çalışmalarının Lagari Hasan Çelebi’nin Kırım’da ikameti ve ölümünden hemen sonra-
ya tesadüf etmesi, Rus roket tekniği alanındaki çalışmalarda Türk mühendisi Lagari Hasan Çelebi ile talebelerinin tesiri olabileceğini akla getirmektedir. 1971’de Moskova’daki 13. Bilimler Tarihi Kongresi’nde bu tezi dile getiren Terzioğlu, Ukrayna’daki Rus roket çalışmaları hakkında bildiri veren Rus bilim adamı Kuzmenko’nun bu hususta kendisiyle aynı düşüncede olduğunu ve kendisinin de bunu destekleyici mahiyette Rus arşivlerinde araştırmalar yaptığını söylediğini yazmaktadır.6
Sonraki yüzyılda da Osmanlıların, özellikle ateşli silahlar konusunda kayda değer çalışmalar yaptıkları ve yeni silahlar geliştirdikleri görülür. Sultan III. Ahmet (1703-1730) devrinde Hum-
Resim 3 Lagari Hasan Çelebi kendi icadı olan roket ile
havalanırken
5 Mustafa Kaçar, “Hasan Çelebi, Lagari”, TDV İslam Ansiklopedisi (DİA). 6 Arslan Terzioğlu, “Türk-İslam Kültür Çevresinde Uçma Denemeleri, Otomatik Makinalar, Denizaltı ve Roket Teknolojisi”, Türkler, XI, s. 260-266.
baracılar sınıfının 2. halifesi Bayramoğlu Ali Ağa’nın yazdığı Ümmü’l-Gaza isimli eserde kale kuşatmalarında kullanılan kendi icadı tulumba isimli roketler tarif ve tasvir edilmektedir.
Ali Ağa eserinde harp sanatı ve levazımatından, kendi icadı olan silahlardan ve aletlerden bahsetmektedir. Kendisinin bu devirde yapılan harplerde hangi vazifelerde bulunduğundan söz eder. Top çeşitlerini, havanları tanıtır ve harpte alınması gereken tedbirleri sayar. Temeşvar Ka-
lesi gibi bazı kalelerin fethedilmesi esnasında yapılan istihkâmları anlatır. Ali Ağa bu eserinde, savaşlardaki başarısızlıkları silah icadında ve geliştirilmesindeki duraklamaya atfederek padişaha yeni silahlar geliştirilmesini tavsiye etmektedir. Silahlar konusunda pek az eserin yazıldığı Osmanlı dünyasında böyle bir eserin yazılmış olması ve yeni icat edilen silahların resimleriyle birlikte sunulması son derece şaşırtıcıdır. Eserde savaş sahneleri ve silahlar canlı ve güzel bir şekilde tasvir edilmiştir.
Bayramoğlu Ali Ağa’nın bahsettiği silahlardan birisi, kale kuşatmalarında kullanılan ve tamamen kendi icadı olan tulumba isimli roketlerdir. Eserinde resimlerini de verdiği bu roketlerin tariflerini detaylı bir şekilde yapmaktadır. Bunların 11-12 arşın (7-8 m.) boyunda olduğunu ve bir insanın güçlükle kucaklayabileceğini belirtir. Bu yeni silahın resimlerini çizerek etkisinin ne kadar büyük olduğunu da ifade eder. Ayrıca eskiden kullanılan tulumbaların az bir ateş saçtığını ve kurşun atmadığını belirtir. Eski ve kendi icat ettiği yeni tulumbaların yan yana resimlerini de vererek, kendi icat ettiği tulumbaların ne kadar etkili olduğunu açık bir şekilde gösterir.
Eserinde bunu şu şekilde ifade eder: “... Hakir bir tulumba icad eylemişimdir zira bizim humbaracılarımızın kullandığı tulumba ancak ateş saçar amma mezbur tulumba hem ateş saçar ve hem beşer onar tüfenkler var içinde kurşun atar...”. Bu silahın savaşlarda ve özellikle
kale kuşatmalarında etkili olduğunu ifade ettikten sonra son derece faydalı bir icat olduğunu da vurgular.7
7 Salim Aydüz, “Roket Bir Osmanlı İcadı mı?”, Yedikıta, 90 (2016): 23-33.
Resim 4 Bayramoğlu Ali Ağa’nın
kendi icadı olan tulumba adını verdiği
roket
Kaynak: Türklerde İnovasyon — Buluş ve Arayışlar

