Kültür & iletişim
TÜRKLERİN DÜNYAYA HEDİYESİ. BAHÇE, ŞİİR VE SÜSLEMELERİN GÖZDESİ LÂLE
Farsça bir kelime olan lâle çok yıllık, soğanlı ve otsu bir bitkinin adıdır. Gerçek vatanının Orta Asya olduğu sanılan lâle esas itibariyle yabani bir bitkidir.
Romalılar ve Bizanslılar döneminde tanınmayan lâle Anadolu’da 12. yüzyıldan itibaren süs bitkisi olarak kullanılmaya başlanmıştır. Lâlenin Türkiye’den Avrupa’ya ne zaman götürüldüğü kesin olarak bilinmemektedir. Avusturya-Macaristan imparatorunun Kanûnî Sultan Süleyman nezdindeki elçisi Busbeke’in İstanbul’dan Avrupa’ya götürdüğü bitkiler arasında lâle soğanlarının da bulunduğu sanılmaktadır. 1559 Nisanında Augsburg’da (Almanya) Hewart’ın bahçesinde çiçek açan lâle türü İsviçreli tabiat bilgini Konrad Gesner tarafından “tulipa turcarum” (Türk lâlesi) olarak adlandırılmıştır. Lâle tutkusu, bütün dünyada zaman
zaman “lâle deliliği” (tulipomania) diye anılan aşırı boyutlara ulaşmıştır. Bu tutkunun, lâlenin 16. yüzyıl İstanbul’unda kültür yoluyla çok sayıda çeşidinin elde edilmesiyle arttığı ve 18. yüzyılda, özellikle sonradan Lâle Devri (1718-1730) denilen dönemde doruğa ulaştığı bilinmektedir. Bugün Avrupa ülkelerinde lâle bitkisi için kullanılan “tulip” kelimesi, Türkler’in bu bitkiye “tulipan” adını verdiklerini kaydeden Busbeke’in hâtıratına dayanmaktadır. Murray, bu ismin Türkler’in başlarına sardıkları tülbentle ilgili olduğunu kaydetmektedir. Kelimenin “sarık biçimindeki çiçek” anlamında tülbentten gelmiş olması ihtimali kuvvetlidir.1
450 yıl kadar önce Avrupa’ya doğru heyecan-
lı bir yolculuğa çıkan lalenin, Türkistan bozkırlarında yabani bir çiçek olarak uç verip Bulgar Türkleriyle İdil boyuna, Timuroğulları ile Hind’e,
Türklerin dünyaya hediyesi Bahçe, şiir ve süslemelerin
gözdesi lâle
1 Turhan Baytop, Cemal Kurnaz, “lale”, TDV İslam Ansiklopedisi (DİA).
1559
Selçuklularla İran ve Anadolu’ya geldiği söylenir.2
Aynı zamanda şair olan Fatih Sultan Mehmet’in divanında Lâlezar ismi geçer. Devrinin tarihçisi Dursun Bey; Fetihten sonra İstanbul’da Fatih’in bahçelere ve lâleliklere önem verdiğini Ebbülfeth Tarihi’nde yazar.3
Lâle Avrupa’ya 16. yüzyılın ortalarında İstanbul’dan gitmiş, Türkçe “tülbent”ten bozma “tulip” adıyla, özellikle Hollanda ve Almanya’da aranan bir meta haline gelmişti. 17. asrın başlarında zengin bir adamın lale koleksiyonunun bulunmaması zevksizliğinin bir göstergesi olarak
kabul edilirdi. Lale merakı bir ara kelimenin tam manasıyla çılgınlık (lale deliliği, “tulipo manie”) haline geldi. Zenginler büyük paralar ödeyerek sahip oldukları nadir lale soğanlarıyla övünüyorlardı. Bir lale soğanına bütün servetini yatıranlar bile vardı. 1636 yılında nadir türlere talep birden artmış ve bunların satışlarını gerçekleştirmek üzere Amsterdam, Rotterdam ve Leiden gibi şehirlerdeki borsalarda düzenli pazarlar kurulmuştu. İş zamanla o noktaya vardı ki, bazı tüccarlar, her türlü yola başvurarak fiyatlarda dalgalanmalar meydana getirerek aşırı kazançlar elde etmeye başladılar.
“Tulipomanie” bütün toplumu bulaşıcı bir hastalık gibi sarmıştı. Başta İstanbul olmak üzere, bütün önemli Osmanlı şehirlerinde sadece lale değil; sümbül, gül, karanfil ve zerrin gibi çi-
çeklerin de çok sayıda meraklısı vardı. Osmanlı kültürünün klasik ölçülerini bulduğu 16. yüzyıl İstanbul’unda bahçe ve çiçek zevki bütün halka sirayet etmişti. İkinci Selim devrinden itibaren saray bahçeleri için çeşitli bölgelerden lale ve
sümbül soğanları ısmarlandığını gösteren fermanlar vardır.4
7 Nisan 1577 tarihli Kefe Beyine yazılan bir fermanda hassa bahçeleri için üç yüz bin lale soğanı istenmiştir. Ferman gelince asla geciktirilmemesi vurgulanmış, sade renkli olsun karışık renkli olsun göze hoş gelen iyi lalelerden hemen tedarik edilip gönderilmesi istenmiştir.5
Saray dışından meraklılar da bir yolunu bulup yeni türler elde etmek için çeşitli yerlerden soğanlar getirtiyorlardı. Çiçek artık günlük hayatın vazgeçilmez bir parçasıydı. Bahçesiz fuka-
Resim 1 Kâğıttan yapılmış sarı lâlenin Atmeydanı’ndan
geçirilişi, 1587 civarı,
Sûrnâme-i Hümâyûn, TSMK, H. 1344, 200a
2 Beşir Ayvazoğlu, “Lale, Lale Devri ve Laleciler”, http://trdergisi.com/lale-lale-devri-ve-laleciler/ (10.05.2021 tarihinde erişildi.) 3 Süheyl Ünver, “Türkiye’de Lale Tarihi”, Vakıflar Dergisi, 9 (1971): 265-276. 4 Ayvazoğlu,
“Lale, Lale Devri ve Laleciler”. 5 BOA, A.DVNS.MHM.d, 30/52.
TÜRKLERİN DÜNYAYA HEDİYESİ. BAHÇE, ŞİİR VE SÜSLEMELERİN GÖZDESİ LÂLE
ra evlerinin bile pencerelerinde gül, sardunya, karanfil, küpe çiçeği, fesleğen saksıları eksik olmazdı. Bu zevk zamanla başlı başına bir sanat haline geldi. Nitekim 17. asırda çiçekçibaşılık makamının oluşturulmasına ihtiyaç hissedildiği Sultan İbrahim’in bir fermanından anlaşılmaktadır.
Sultan İbrahim’den sonra tahta geçen Dördüncü Mehmed devrinde de Meclis-i Şükûfe adı verilen bir çiçek araştırma enstitüsü kuruldu ve başına Solakzâde Çelebi getirildi. Bu enstitünün görevi, incelenmek üzere gönderilen laleleri renkleri, şekilleri, yaprakları ve benzerleri arasındaki yeri açısından değerlendirmek, varsa ku-
surlarını göstermekti. Çiçek kâseleri ve şişeleri arasında yapılan hararetli tartışmalar sonunda incelenen çiçeğin Baş Güzide, Orta Güzide veya Serfirâz olduğuna karar verilir, kusursuz laleler de tumturaklı isimlerle kayda geçirilirdi. Böyle yüzlerce laleye akla hayâle gelmedik isimler verilmişti: Berk-i rânâ, dürr-i yektâ, feyz-i seher, gül-i ruhsâr, sîm-endâm, nev-peydâ vb.
Lale Devrinde Kâğıthane deresinin etrafı ve Boğaziçi sahilleri zarif köşkler, yalılar ve bahçelerle bezeniyordu. Bu bahçelerin en gözde çiçeği laleydi. Nevşehirli İbrahim Paşa da bir lale tutkunuydu ve bu zevk bütün halka yayılma istidadı gösteriyordu. Devrin en büyük lale üstat-
Resim 2 Şukûfenâme’lerden muhtelif lâle çizimleri.
TÜRKLERİN DÜNYAYA HEDİYESİ. BAHÇE, ŞİİR VE SÜSLEMELERİN GÖZDESİ LÂLE
larından birinin halkın Tabak Ata diye tanıdığı Debbağ Ataullah Efendi olması, lale zevkinin sırf yüksek zümreye has olmadığını göstermektedir.6
İstanbul’da ıslah edilmiş ilk lâle çeşidini elde eden kişinin Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi olduğu kaydedilmektedir. 16-17. yüzyıllarda İstanbul’da yetiştirilen lâle çeşitlerinin isimleri, özellikleri ve yetiştiricileri hakkında bilgi veren el yazmalarına göre bunların sayısı 2.000 civarındadır. 18. yüzyıldan başlayarak âdeta bir yarış haline gelen lâle yetiştiriciliği yoluyla şekil ve renk bakımından farklı ve her birine ayrı ad verilmiş yüzlerce lâle türünün ortaya çıktığı bilinmektedir. İstanbul’da yetiştirilen lâle çeşitleri, biçimleri ve renkleri hakkında 1725 yıllarında hazırlandığı sanılan “Lâle Mecmuası” adı veri-
len albümde elli kadar İstanbul lâlesi çeşidinin renkli resimleri vardır. İstanbul’da elde edilen lâle türlerinin biçimleri bugün “Avrupa lâlesi” (kaba lâle) olarak bilinen lâle çeşitlerinden çok farklıdır. İstanbul lâlesinin çiçeği badem biçi-
minde, yaprakları hançer şeklinde ve uçları tığ gibi ince, uzun ve sivridir.
Lâlenin Türkiye’de en çok sözü edilen türleri rûmî lâle, lâle-i Nu‘mân, Manisa lâlesi ve Girit lâlesidir. Rûmî lâle kırmızı renklidir. Lâle-i Nu‘mân şakayık da denilen gelinciktir. Yalınkat, katmerli, beyaz, sarı, pembe, kırmızı ve alaca çeşitleri vardır. Manisa lâlesi şakayık türünden, güneşte açan kadehi beyaz, kenarı havai bir çiçektir. Girit lâlesi ortası siyah tohumlu, beyaz katmerlidir; başka renkleri de elde edilmiştir. Anadolu’da lâlenin dağ lâlesi, berrî
6 Beşir Ayvazoğlu, “Lale, Lale Devri ve Laleciler” 7 Baytop, Kurnaz, “lale”.
Resim 3 Şukûfenâme lâlesi
TÜRKLERİN DÜNYAYA HEDİYESİ. BAHÇE, ŞİİR VE SÜSLEMELERİN GÖZDESİ LÂLE
lâle, kara lâle, lâle-i dâğdâr, lâle-i hamrâ gibi adlarla anılan birçok çeşidi bulunmaktadır.
Lâle kelimesi Allah lafzında yer alan harflerle yazılmakta, dolayısıyla her ikisi de ebced değeri olarak altmış altı sayısını vermektedir. Bazı mutasavvıfların mezar taşlarına lâle motifinin işlenmesi de bu benzerlikle ilgili olmalıdır. Lâle kelimesi tersinden okununca “hilâl” kelimesi ortaya çıktığından şairler “aks-i lâle” sözüyle de hilâle işaret ederler.7
Lâle, 16. yüzyılın ilk yarısından sonra Türk bezeme sanatlarında önemli bir yer tutar. Kanûnî Sultan Süleyman devri saray nakışhânesi sernakkaşı Kara Memi, Türk tezyinatında yaprak ve goncasıyla beraber çizilen gül, karanfil, lâle ve bahar dalı motifleriyle yeni bir üslûp ve anlayış getirmiştir. Bu tarz kısa zamanda
saray ve sanatkârları etkilemiş, kitap, çini, maden, ahşap ve dokuma sanatlarında çok yaygın olarak kullanılmıştır. Bu lâle motiflerini farklı isimleriyle desen içinde 19. yüzyıla kadar görmek mümkündür.
Kırmızı renk ve zarif şekliyle 16. yüzyılın ikinci yarısından sonra çini sanatında görülen lâle motifi ilk defa, 1543’te yapılan Şehzade Mehmet Türbesi ile daha sonra inşa edilen Hadım İbrâhim Paşa Camii çinilerinde yazı aralarına serpiştirilmiş olarak yer alır. Rüstem Paşa, Sokullu Mehmet Paşa, Sultan Ahmet camileri ve Haseki Hürrem Sultan Türbesi çini tezyinatında lâle motifinin renk ve desen çeşitliliği bakımından en zengin örnekleri verilmiştir. 17. yüzyılın çini sanatında lâle motifi yarım asır önceki zengin çeşit ve desen güzelliğinden ya-
vaş yavaş uzaklaşmış, 18. yüzyılda ise önemini kaybetmiştir. Lâle motifinin tuğra bezemesinde de bolca kullanıldığı klasik dönem Türk buketlerinin içinde lâlesiz bir desen çizilmemiştir. Lâle motifinin Kanûnî Sultan Süleyman devri tombak miğferlerinde, Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan silâh koleksiyonunda yer alan at miğferlerinde çok ustaca işlendiği görülmektedir.8
8 Fatma Çiçek Derman, “Lale”, TDV İslam Ansiklopedisi (DİA).
Resim 4 Levnî’nin elinde lâle tutan kişi minyatürü
OSMANLI’DA İNOVASYON GİRİŞİMLERİ
Kefe’den üçyüz bin lâle soğanı gönderilmesi
Saray bahçeleri için Kefe lalelerinin soğanlarından üç yüz bin adet lale soğanı gerektiği. Geciktirilmeyip göze hoş gelen her cins ve renklerden lale soğanının tedarik edilip gönderilmesi. Konu çok önemli olduğundan ihmalden kaçınılması hakkında Kefe Beyine ferman.
7 Nisan 1577
Acemi oğlanları odabaşısına verildi.
7 Nisan 1577 Kefe Beyine ferman:
Hassa bahçelerim için Kefe lalelerinden üç yüz bin soğan gönderilmesi gerekmektedir. Buyurdum ki; fermanım vardığında asla geciktirmeyip Kefe lalelerinin her çeşidinden, sade olsun karışık renkli olsun, göze hoş gelen iyi cinslerinden üç yüz bin lale soğanını acilen tedarik et irip gönderesin. Bu işin ardına düşesin. Bu husus ziyade mühimdir. İhmalden kaçınasın.
A.DVNS.MHM.d, 30/52
Kaynak: Türklerde İnovasyon — Buluş ve Arayışlar

