1826 / Bilim & keşif

Nizam-ı Cedit: Yeniçeri Ocağı düzeni bozulunca yeni bir orduya ihtiyaç doğuyor

Yeni bir askerî teşkilatın kurulması ve eğitim düzeninin değişimi.

Kitapta 24325215 dk. okuma
1826

Bilim & keşif

NİZAM-I CEDÎD

18. yüzyılın son çeyreği Küçük Kaynarca (1774), Kırım’ın Rusya tarafından ilhakı (1783), Ziştovi (1791) ve Yaş (1792) antlaşmalarıyla bitecek olan, 1768’de başlayan bir dizi savaşla geçmiş ve yeniçeri ordusunun askerî bir değeri kalmadığını gözler önüne sermiştir. III. Selim tahta çıktığında (7 Nisan 1789) savaşamayan, eğitimsiz, disiplinden tamamen yoksun bir “yeniçeri ordusu” ile karşılaşmıştır.

Maçin’deki büyük bozgun (9 Temmuz 1791) sebebiyle III. Selim’in bütün emir ve beklentilerinin aksine Rusya ile de acil bir barışı kaçınılmaz hale getirmişti. Başta yeniçeri ağası olmak üzere bütün ocak ağalarının ve diğer kumandanların iştirakiyle Maçin sahrasında yapılan olağan üstü toplantıda (11 Ağustos 1791) “gâvurun nizamlı askerine bizim nizamsız askerimizle” mukavemetin söz konusu edilemeyeceği ve içinde bulunulan perişanlık halinde “kıya-

mete kadar zafer yüzü görülemeyeceği” açıkça dile getirilerek bu şartlar dâhilinde ordunun savaşamayacağının padişaha bildirilmesi Sadrazam Koca Yusuf Paşa’dan talep edilmiş ve bu hususta hazırlanan mahzar sûreti herkesin imzasıyla tasdik edilmiş ve İstanbul’a yollanmıştır. Böylece Osmanlı tarihinde emsali görülmeyen bir “boykot” hadisesi yaşanmış ve Rusya ile Yaş barışı bu şartlar altında imzalanmıştır (9 Ocak 1792).

Nizâm-ı Cedîd olarak anılan yenilenme ve yeniden yapılanma döneminin (1792-1807) bu olayın ardından başlatıldığı ve III. Selim’in daha ordu dönüş hazırlıkları içindeyken önde gelen devlet adamlarından nizâm-ı devlete dair raporlar talep ettiği bilinmektedir. Ordunun İstanbul’a gelmesinden (2 Nisan 1792) bir müddet sonra başta sadrazam Koca Yusuf Paşa olmak üzere boykot hadisesine karışan bütün

Nizam-ı cedîd Yeniçeri Ocağı düzeni bozulunca

yeni bir orduya ihtiyaç doğuyor

1826

devlet adamları ile askerler azledilmiştir. Avrupa tarzında donatılmış, eğitilmiş ve disiplin altına alınmış Nizâm-ı Cedîd ordusunun kurulması başlangıçtaki bu psikolojik hava içinde sessizlikle karşılanmıştır. Nizâm-ı Cedîd’in geniş programı bütün kurumlarıyla devletin her alanda yapılanmasını öngörmekteydi. Reformların dar bir kadro tarafından yürütülmesi, yeni iktidar sahiplerinin eski alışkanlık ve kötü uygulamalardan kendilerini alamamaları, maaş ödemeleri başta olmak üzere tamamen ihmal edilen eski ocaklarla imtiyazlı bir konumda bulunan yeni kurumlar arasındaki mevcut bölünmeyi daha da derinleştirmiştir.

Nihayet Şubat 1807’de bir İngiliz filosunun İstanbul önlerine kadar gelerek devleti tehdit etmesi, III. Selim’in 1805 ve 1806 yıllarındaki

yeniçeri muhalefetiyle tamamen sarsılan otoritesine ölümcül bir darbe vurmuştur. Ordunun Rus seferine çıkmak üzere İstanbul’dan ayrılması (12 Nisan 1807) Kabakçı Mustafa İsyanı diye bilinen (25-29 Mayıs) ayaklanmaya fırsat

vermiştir. III. Selim, uzun yıllar büyük masraflarla ve pek çok düşmanlık kazanarak hazırladığı orduyu ne savaşta ne de kendi hukukunu korumada kullanabilmiş, sonuçta reformlarını inkâr ve tahtını terk etmiştir. 1807 ve 1808 seneleri içinde savaş hali devam etmesine rağmen iki büyük ayaklanma, iki padişahın (III. Selim ve IV. Mustafa) katli ve üç değişiklik (Selim, Mustafa ve II. Mahmud) yaşanmış, yeniçeriler, Sened-i İttifak belgesini de oluşturduğundan ötürü (29 Ekim 1808) düşmanlık duydukları Alemdar Mustafa Paşa’yı da üç ay içinde kan-

lı bir şekilde bertaraf etmişlerdir (16 Kasım 1808). 1807 isyanından sonra ulemanın da katılımıyla düzenlenen “hüccet-i Şer’iyye” ile (31 Mayıs 1807) isyancıların, takipsizlik kararı alınarak bir nevi dokunulmazlık zırhına büründürülmesi ve hiçbir zaman sorumlu sayılmayacakları teminatının verilmesi yakın zamanların darbecilerine âdeta örnek teşkil etmiştir.

III. Selim’in Fransa ile yakınlaşmasından dolayı çıkan bir savaşın içinde ve ordu henüz sefere çıkmışken patlak vermesinden ötürü hükümdar ve siyaset değişikliğinden en çok faydalanmaları söz konusu olan ve muhalefeti el altından tahrik edip destekledikleri bilinen İngiliz ve Rus parmağının da hesaba katılması gereken 1807 isyanı, Kabakçı Mustafa ismiyle anılsa da esas kadro orta rütbeli subaylardan

meydana gelmekteydi. III. Selim reformlarının mağduru kabul edilmeleriyle ulemayı kendi yanlarına çekmeleri önem arz eden bir husustu ve bu, başlarda katılmak istemez görüntüsüyle görünüşü kurtarmaya çalışan Şeyhülislâm

Atâullah Mehmed Efendi dâhil başarıyla sağlanmıştı. 1808 Kasım ayaklanması, 1807 Mayıs isyanında el sürülmeyen Nizâm-ı Cedîd’le ilgili bütün kışlaların ve diğer binaların yakılıp yıkılmasıyla ve nihayetinde saraya da saldırılması sebebiyle kafesteki IV. Mustafa’nın idamına yol açarak devam etmiştir. Bu arada Selimiye Kışlası’nın yanındaki matbaanın da tahrip edilmesi (17 Kasım 1808), bunun mühendishanedeki eğitim için ders kitapları basılması yanında yeni düzeni tanıtan eserleriyle de Nizâm-ı Cedîd’in etkin bir silâhı ve kurumu

Resim 1 Kanuni Sultan Süleyman Mohaç Ovası’nda, Hünername,

Topkapı Sarayı, H.1524

NİZAM-I CEDÎD

olarak görüldüğüne işaret etmektedir. Asker ve ulema ittifakının arz ettiği büyük tehlikeleri bizzat yaşayarak gören II. Mahmud’un aldığı önlemler neticesinde 1826’daki son isyanda ulema -biraz zorla da olsa- tamamen padişahın yanında yer almak zorunda kalmıştır.

1791-1793 yıllarında İstanbul’daki 1110 iş yeri ve dükkânların % 40 kadarının yeniçeri bağlantılı olduğu, bunların yanlarında kendi cemaat ve ortalarıyla alâkalı kişileri çalıştırdıkları, diğer şehirlerde de konumlarından istifade etmek üzere yeniçerilerin ortak olarak tercih edildiğinin belirlenmesi sorunun geldiği noktayı anlamak açısından önem taşımaktadır. Kısacası piyasaya “mafyavari” usullerle el atan, devleti elini kolunu bağlayıp âdeta rehin alan, uzun zamandır askerlikle ilgisi kalmadığı halde yenisinin kurulmasına da izin vermeyen, savaşlarda işe yaramayan, iç ayaklanmaları bastıramayan, isyan ve darbeleriyle tanınmış olarak her türlü yenilenmenin önünü tıkayan Yeniçeri Ocağı söz konusudur.

II. Mahmud, sadece savunma amaçlı değil, aynı zamanda kısmen merkezî iktidarın parçalanmasından kısmen de Avrupa devletlerinin askerî ve ekonomik müdahalelerinden kaynaklanan büyük iç sorunlarla da uğraşacak modern bir devlet oluşumu öngörmekteydi. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasının ardından bu amaç doğrultusunda girişilen köklü reformların, 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar uzanan o bütün felaketli gelişmelere rağmen, devleti yaklaşık 100 yıl daha ayakta tuttuğu unutulmamalıdır.

Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve yükselme

dönemi aşamalarındaki savaşlarda kazanılan başarıların zaman içinde artan bir abartıyla kendilerine mal edildiği yeniçeriler, devletin ve dolayısıyla askerî kurumların yeniden yapılandırılmasını gerektiren daha sonraki devirlerde bu yenilenmenin karşısında duran bir engel halinde ortaya çıkmış, çeşitli isyanların, padişahları tahta çıkarma ve tahttan indirmelerin fâili olarak tarih sahnesinde zamanla artan bir olumsuzluk içinde yer almaya başlamış, böylece geçen uzun bir dönemden sonra geciken reformların, çeşitli yenilgilerin ve kaybedilen toprakların sorumlusu sıfatıyla kanlı bir devlet müdahalesi neticesinde tarihten silinmiştir (14 Haziran 1826).1

1 Kemal Beydilli, “Yeniçeri”, TDV İslam Ansiklopedisi (DİA).

NİZAM-I CEDÎD

Kuruluş amacından sapan Yeniçeri Ocağının kaldırılıp yerine Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye adıyla eğitimli yeni bir askerî teşkilat kurulması

Müslümanları düşmanlardan korumak için daima bir ordunun mevcut olması gereğinden hareketle Osmanlı Devleti’nin ordusu olarak kurulan Yeniçeri Ocağı’nın geçmiş dönemlerde düşmana karşı fedakârca göğüs gerdiği, gösterdikleri sebat, metanet ve başlarında bulunan kişiye olan itaatleri sayesinde birçok fetihler yapıldığı, ancak daha sonra aralarına fesat girerek dağılıp itaatsizlik gösterdikleri için askerlikten kaçtıkları ve bu yüzden birçok kalelerin ve memleketlerin düşman eline geçtiği, bu durumu gören düşmanların bundan cesaretlenerek her taraftan İslam milletini ve yurdunu kuşatıp mağlup etmeye ve parçalamaya giriştikleri, buna karşı bir çare olmak üzere düşmanların Müslümanlara galip gelmesinin temel nedeni olarak tespit edilen Osmanlı askerinin eğitimsizliğini ortadan kaldırmak için iki defa eğitimli asker yazma teşebbüsünde bulunulduğu, ancak bu girişimlerin Yeniçeriler tarafından engellendiği, buna rağmen köklü bir ocak olmasından dolayı Yeniçeri Ocağının varlığını sürdürmesine ses çıkarılmadığı, ancak onların da kendilerine çekidüzen vermek yerine bazen itaat edip bazen etmedikleri ve bozgunculuk ve eşkıyalığa başladıkları, ancak düşmanların da boş durmayıp Osmanlı Devleti’ni yok etme girişimlerinde bulundukları, bu durumun çaresini bulmak için Şeyhülislamlık makamında ulema, devlet adamları ve Yeniçeri subaylarının da katılımıyla toplanan Meclis-i Şûrâ’da bütün bu hususların ele alındığı ve oluşan fi kir birliği çerçevesinde dinine bağlı, itaatkâr ve eğitimli asker yazılması gerektiğine karar verilerek hiçbir Yeniçeri Ocağı mensubunun menfaatine zarar verilmemek kaydıyla her bir Yeniçeri taburundan yüz ellişer kişinin eğitimli asker olarak yazılmasına başlandığı, ancak bunların silah ve elbiseleri henüz dağıtılmışken Yeniçerilerin isyan edip Yeniçeri Ağasının makamını, hükûmet merkezini ve diğer yerleri basıp yağmaladıkları, Kur’an-ı Kerimi parçaladıkları, eğitim ve öğrenim istemediklerini söyleyerek azgınlık ve taşkınlık yaptıkları ve Sultana karşı ayaklandıkları, bunun üzerine eski ve yeni şeyhülislamlar, kazaskerler, devlet adamları, memurlar ve iman sahibi ahalinin Padişahlık Sarayına gelerek Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sancağını alıp Sultan Ahmed Camii’ne götürdükleri ve dellâllar çıkarılarak herkesin bu sancağın altında toplanmaya davet edildiği, Yeniçerilerin buna rağmen isyanlarını sürdürmelerinden dolayı şeriat hükmünce kanlarının dökülmesi için üzerlerine görevliler tayin edildiği ve

kışlalarının yakıldığı, bu isyan girişiminin sadece ayak takımının işi olmadığı ve bunların arkasında Yeniçeri Ocağı içinden destekçiler bulunduğu anlaşıldığından hem bunların hem de isyancıların cezalandırıldığı, bunlardan idam edilenler arasında kolunda kâfi r nişanı ve haç taşıyanlar bulunduğunun görüldüğü, bunların azgınlarının namuslularına üstün geldiği ve bundan sonra Yeniçerilerden memlekete bir fayda gelmeyeceği anlaşıldığından Yeniçeri Ocağı’nın ve Yeniçerilik namının silinerek onun yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye adı altında din ve devlete yarayışlı, düşmana karşı gaza ve cihat edecek eğitimli asker yazımına başlandığı ve başlarına Serasker adı altında görevli atandığı, Yeniçeri Ocağının sadık mensuplarının ve ocaktan ücret alanların mağdur olmamaları için çeşitli düzenlemeler yapıldığı, tüm bu hususları halka anlatmaları için bütün mahalle imamlarını huzuruna getirterek tembihte bulunmasına dair İstanbul Kadısı’na yazılan ferman..

4 Ağustos 1826

Cümle Müslümanların malumudur ki; Hazret-i Muhammed’in din ve devletinin ilk ortaya çıkışı ve daha sonra doğuyu ve batıyı kuşatması şeriat ve cihat kılıcı sayesinde gerçekleşmiş ve bu dinin düşmanlarına karşı koyacak Müslüman asker ve gazilerin daima mevcut bulunması bir zaruret ve gereklilik olmuştur.

Bu sebeple, velinimetimiz olan bu ebedi Osmanlı Devleti’nde ilk başta Yeniçeri Ocağı kurulmuş ve geçmiş devirlerde yaşayan Yeniçeri askerleri git ikleri cihat ve gazalarda düşmana karşı göğüs germiş; gösterdikleri sebat ve metanetleri, başlarında bulunan kimseye (ulülemre) olan bağlılık ve itaatleri sayesinde bunca fetihler meydana gelmiştir.

Ancak gitgide içlerine uygunsuzluk ve türlü türlü fesat karışıp eski itaatleri itaatsizliğe dönüşmüş ve yüz seneden beri git ikleri seferlerde türlü türlü aslı esası olmayan yalan ve uydurma şeylerin ortaya çıkması yüzünden

OSMANLI’DA İNOVASYON GİRİŞİMLERİ

dağılıp itaatsizlik gösterdikleri için savaştan kaçma ayıbını işlemek suretiyle bunca kale ve memleketlerin düşman elinde kalmasına sebep olmuşlardır.

Din düşmanları da bu halimizi gördükçe bu durumu İslam milletinin tamamen aciz kaldığına ve dağıldığına yorarak Allah korusun İslam millet ve yurdunu büsbütün mağlup edip parçalamak düşüncesiyle gitgide istek ve iddialarını artırarak günden güne fenalaşmışlar ve iş dört tarafımızın düşman kâfi rleri tarafından kuşatılması derecesine varmıştır.

Bu durum karşısında da bizlerin, İslâmî duygularımızı harekete geçirip dinimiz uğrunda düşmanlarımızın hakkından gelecek şekilde bu işin çaresini bulmamız kaçınılmaz olmuştur.

Şimdiye kadar meydana gelen savaşlarda defalarca görülüp tecrübe olunduğu üzere kâfi rlerin Müslümanlara karşı kolayca zafer kazanmalarının sadece eğitimli asker yetiştirmekten kaynaklandığı ortaya çıktığından, zorunlu olarak gerek iki yüz iki seferi bit ikten sonra ve gerek daha sonra, iki defa eğitimli asker düzeni kurma teşebbüsünde bulunulmuş, ancak Yeniçeriler kendileri bir işe yaramadıkları gibi bu askerleri de istememişler ve ayaklanarak bu şekilde askerî düzen kurma girişimlerini durdurup boşa çıkarmışlar; şimdiye kadar defalarca yapmaya kalkıştıkları çirkin olaylar sebebiyle de birkaç padişahın öldürülmesine sebep olmuşlardır.

Bütün bunlara rağmen yine de Yeniçeriler, köklü bir ocak olarak görülmüş ve varlıklarını sürdürmelerine bir şey denilmemiş; şu ana kadar da canları isterse itaat etmiş, istemezse fesat ve eşkıyalık yapmaya devam etmişlerdir. Her ne kadar kendi aramızda bunlara tahammül olunagelmiş ise de dinimizin düşmanları boş durmamış ve bizim bu halimizi görüp fırsat bilerek etrafımızı sarmaya ve Allah korusun toptan yok olmamız için çalışmaya başlamışlardır.

Bu sebeple geçenlerde tüm bu haller Şeyhülislamlık ma-

kamında toplanan Meclis-i Şûrâ’da bütün vezirler, ulema, devlet adamları ve Yeniçeri Ocağının subayları da hazır oldukları halde herkese açıkça anlatılıp bildirilmiş ve şeriatın bu durum karşısında fetvasının ne olduğu sorulmuş; işin sonunda şeriatın fetvası ve herkes tarafından mühürlenip imzalanan belge (hüccet-i şer’iyye) gereğince; sırf Allah’ın dininin yaşatılması (ihyâ-i kelimetullah) halis niyetiyle, İslâm askerlerinin kâfi rlerin galip gelmelerini sağlayan hile ve oyunlara karşılık önce dine bağlılık ve itaati benimsemeleri, ikinci olarak da eğitim ve öğrenim yoluyla askerlik mahareti kazanmaları gerektiği, bundan başka çare bulunmadığı ortaya çıkmış ve ortaya çıkan bu genel kanaat ve fi kir birliği çerçevesinde:

Yeniçeri Ocağı’nın eskiden beri yürürlükte olan usul ve kanunlarının hiçbirisine zarar gelmemek üzere, sadece her bir Yeniçeri taburundan (ortasından) yüz ellişer adet maaşlı, eğitimli Eşkinci Askeri yazılmasına karar verilmiş ve bunların maaşları için Hazine’den şu kadar para sarf edilmesi zorunlu olarak göze alınıp kabul edilerek Eşkinci Asker yazımına başlanmıştır. Ayrıca, kimsenin eskiden beri sahip olduğu maaş belgesine (esame) ve günlük ücretine zarar gelmeyeceği ve her kim bu genel kanaat ve fi kir birliğine aykırı söz söyler ve hareket ederse şeriatın fetvası gereğince cezasının kesileceği herkese ilan edilip duyurulmuştur. Daha sonra da geçen hafta eğitim ve öğrenime başlanarak yazılan askerlere silahları ve elbiseleri verilmiştir.

Ancak yapılan bu kadar dinî uyarı ve tavsiyenin yine faydası olmamış ve Yeniçeriler evvelki Perşembe gecesi ayaklanarak önce Yeniçeri Ağasının makamını (Ağa Kapısı) daha sonra da hükûmet merkezini (Bâbıâlî) ve diğer yerleri basıp yağma ve talan etmişler ve ellerine geçen Kur’an-ı Kerimi bıçakla parçalayıp türlü rezillik ve çirkinlikler yaparak; “Eğitim ve öğrenimi (talim ve taallümü) istemeziz.” diyerek azgınlık ve taşkınlıklarını açıkça ortaya koymuşlar, bu konuda şeriata, fetvaya,

NİZAM-I CEDÎD

OSMANLI’DA İNOVASYON GİRİŞİMLERİ

devlete ve ulemaya itaat ve bağlılıklarının olmadığını ilan etmişler ve devletin kendilerine talim için verdiği silahları sakınıp çekinmeden Devlet-i Aliyye-i Muhammediye aleyhine kullanarak Sultana karşı ayaklanma (huruc ale’s-sultan) rezaletini yapmaya cesaret ederek isyana kalkışmışlardır.

Bunların bu hareketleri din ve mezhep dışı bir durum olduğundan derhal önceki ve sonraki şeyhülislam efendiler, kazaskerler, bütün ulema, devlet adamları ve memurları ve diğer ümmet-i Muhammed Padişahlık Sarayına gelip toplanarak Hazret-i Peygamber’in (s.a.v.) sancağını alıp Sultan Ahmed Cami-i şerifi ne çıkarmış ve hepsi oraya toplanarak; “iman sahibi ve ümmet-i Muhammed’den olanların Resulullah’ın sancağı altına gelip Kur’an-ı Kerim ve şeriatın hükmüne sığınmaları” her tarafa dellallar gönderilmek suretiyle ilan edilmiş; dini ve imanı olan bütün ümmet-i Muhammed can ve baş ile koşup gelmiş ise de eşkıya güruhu şer amaçlı toplantılarında ısrar etmiş; dine ve devlete karşı gelip Allah korusun Devlet-i Muhammediyeyi alt üst ederek namuslu ve iman sahibi bunca insanın ayaklar altında çiğnenip sonuçta din düşmanlarının pençesine tutsak olmasına yol açacak böyle bir büyük çirkinliği işlemeye cüret ve cesaret etmişlerdir. Bu yüzden, şeriatın gereği olarak kanlarının dökülmesi için üzerlerine görevliler tayin edilip kışlaları yakılmış, nihayet yüce Allah hazretleri kendilerini şeriatın kılıcına uğratıp yaptıklarının cezasını bulmuşlardır.

Her ne kadar bu büyük fesat bir takım ayak takımı ve eşkıyanın işi gibi görünmüş ise de yapılan tahkikat neticesinde, Yeniçeri Ocağı mensubu bir takım bozguncu, provakatör, din ve devlet düşmanı kişilerin bunlara destekçi oldukları, bu işin arkasında bulundukları, bu ihtilal ve toplanmanın onların eseri olduğu ortaya çıkmıştır. Bunların her birinin isim isim yakalanıp şeriatın gerektirdiği şekilde cezaları kesildiği gibi asıl eşkıya topluluğundan kötü hareketleri ortaya çıkanlar da yakalanarak layık oldukları cezalara çarptırılmaktadır.

Ancak şu ana kadar meydana gelen bunca olaylardan şu anlaşılmıştır ki; Yeniçeri Ocağının ilk kuruluşundaki yararlık ve itaat esasları bir süreden beri tam tersine yaramazlık ve eşkıyalığa dönüşmüş, Yeniçerilik adı ve yoldaşlık unvanı eşkıyalıkla aynı anlamı taşımaya başlamış; bunların yaramazı namuslusuna galip gelmiştir. Öyle ki bu sırada tutulup idam (siyaset) edilenlerin içlerinde kâfi rlerden kolunda hem yetmiş beş nişanı ve hem gavur haçı bulunanlar olmuştur. İşte aralarına çeşitli milletler karışmış olduğu ve daima içlerinde bu gibi Müslüman kıyafetinde kâfi r casusları bulunduğundan bunların giderilip temizlenmesi hususunda defalarca yapılan uyarılar dikkate alınmadığı için bunların ayrılıp ortaya çıkarılması mümkün olmamıştır. Bunların ağaları ve subayları içinde bunlara uymayan namusluların da bunların zapturaptından aciz kaldığı ve bundan sonra bunların adlarının sürdürülmesi ve ıslahları için alınacak tedbirlerin faydalı ve verimli olmayacağı ortaya çıkmış olduğundan, bugün Sultan Ahmed Cami-i şerifi nde sancağ-ı şerif altında toplanan şeyhülislamlar, kazaskerler, ulema, din ve devletin hayrını isteyen herkes arasında şeriatın gereğine göre ortaya çıkan fi kir birliği çerçevesinde:

Âlemin durumunun düzelmesi için Yeniçeri Ocağının nam ve isminin silinerek eski kanunları başka bir şekilde yenilenmiş ve bundan sonra Yeniçerilik namı tamamen ortadan kalkıp onun yerine eğitimli Asakir-i Mansure-i Muhammediye adı altında din ve devlete yarayışlı, gaza ve cihat a düşmana karşılık verecek yeterli miktarda asker yazılıp düzene konulmuş; bunların başına şu anda Hüdavendigâr Sancağı Mutasar ıfı olan değerli Vezir Hüseyin Paşa hazretlerinin Serasker olarak atanıp Yeniçeri Ağasının makamında ikamet etmesine, bundan sonra Ağa Kapısı isminin Serasker Paşa Kapısı olarak değiştirilmesine, bundan sonra kışlalarda ve karakollarda (kulluklarda) yeni yazılan askerlerin ikame olunmasına, Yeniçeri Ağalığı, Katar Ağalıkları ve Bölük Ağalıklarının da aynı şekilde lağvedilmesine, şu anda Yeniçeri

NİZAM-I CEDÎD

Ağası olan Mehmed Ağa’ya Mîrâhûr-ı Evvel rütbesi ve Dergâh-ı Âlî Kapıcıbaşılığı ihsan olunmasına, Kul Kethüdası olan Ağa’nın da Beylerbeyilik rütbesi verilerek adı geçenin maiyyetine tayin edilmesine, Zağarcıbaşı ve Samsoncubaşılara Dergâh-ı Maâlî Kapıcıbaşılığı unvanları ve diğer mevcut olan sadık Bölük ağalarına Hâssa Silâhşorluğu unvanları ve durumlarına göre Padişah tarafından hediyeler ve maaşlar verilmesine, Yayabeyi olanların bundan sonra zeamet derecesinde dirlik sahibi olan diğer kimseler gibi Osmanlı Devleti Gediklisi sayılarak Osmanlı Devleti’nin diğer hizmetlerinde istihdam kılınmasına, Yeniçeri Ocağı’ndan günlük ücret ve maaş belgesi (esame) sahibi olanların merhametli Padişah hazretlerinin sayesinde asla günlük ücretlerine ve maaş belgelerine zarar gelmeksizin ibraz edecekleri mühürlü belgeleri gereğince toplu maaş cetveline dahil edilip sahip oldukları günlük ücret ne kadar ise yine öylece eksiksiz olarak verilerek ömürleri boyunca bu ücreti almaya devam etmelerine ve hiçkimseye zarar ve ziyan gelmemesine, bundan böyle bütün Müslümanların, büyük-küçük bütün Muhammed ümmetinin, ulema ve diğer asker ocakları mensuplarının ve bütün insanların tek bir vücut gibi olup birbirlerine din kardeşi gözüyle bakmasına, arada ayrılık ve gayrılık olmamasına, büyüklerin küçüklere merhamet ve şefkat nazarıyla bakıp küçüklerin de büyüklerine her durumda boyun eğerek itaat etmesine, asıl amaç olan ve herkesin dinî vazifesi bulunan Allah’ın dinini yüceltme (i’lâ-yı kelimetullah) ve Peygamberlerin sonuncusunun din ve şeriatını yaşatma hususunda herkesin it ifakı ile benimsenip teşebbüs olunan bu hayırlı işte bütün iman sahiplerinin yüce Allah’ın dilediği zamana kadar bu şekilde it ifak halinde ve fi kir birliği içerisinde bulunup asla ve kat’a hiçbir kimsenin buna aykırı hareket e bulunmaya ve aykırı söz söylemeye cüret etmemesine ve şayet eden olur ise vebali boynuna derhal şeriatın kılıcıyla hakkından gelinmesine Allah’ın muvaff ak kılması dilenerek herkesin it ifakı ile karar verilmiştir. Bundan sonra da hemen bunların gereklerinin

yerine getirilmesine başlanarak Rumeli ve Anadolu’nun üçer kollarına ve bütün Osmanlı ülkesine bu şekilde emirler çıkarılıp yayımlanmış ve ilan olunmuştur.

Bu itibarla siz de bütün mahalle imamlarını huzurunuza getirip toplayıp durumu anlatarak işbu yüce fermanın hızlıca birer adet imzalı suretlerini çıkartıp ellerine veresiniz ve; her birinin gidip mahallesi cami ve mescitlerinde ahaliye bu fermanı okumasını, sırf Muhammed’in din ve devletini yaşatmak ve İslâm milletinin ahvalini ıslah etmek için Kur’an-ı Kerim ve şeriat hükmünce bundan sonra Yeniçerilik adının ve namının tamamen kalktığını, onun yerine yeni baştan kanun yapılarak Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye unvanıyla eğitimli asker yazımına başlandığını, hiçbir kimsenin sahip olduğu maaşına ve maaş belgesine kesinlikle zarar gelmeyeceğini, toplu maaş cetveline dahil mühürlü belgelerini ibraz edenlerin günlük ücretlerinin, miktarı her ne kadar ise bundan sonra da ömürleri boyunca verilmesine devam edileceğini, bu bakımdan dini ve imanı olanların ve Allah’ın Kitabı’na ve şeriata itaat edip boyun eğenlerin bu hususun değerini ve şükrünü bilerek şevketli Padişah hazretlerinin sayesinde huzur ve rahatlık içerisinde Halife hazretleri için devamlı hayır duada bulunmalarını her birine gereği gibi anlatıp telkin etmelerini ve buna aykırı söz söyleyenlerin hem dünyada hem ahiret e kahır ve hüsrana uğrayacaklarını iyice izah etmelerini tembih edesiniz. Aynı şekilde siz de bu hususa şeriat bakımından devamlı suret e dikkat ve nezaret edesiniz ve her halükârda şeriatın gereğinin yerine getirilmesine dikkat ve ihtimam gösteresiniz.

Faziletli İstanbul Kadısı Efendi hazretlerine hitaben bu şekilde ferman yazılmıştır ve bu metin onun birebir suretidir.

1241

HAT, 1318/51356-C

Kaynak: Türklerde İnovasyon — Buluş ve Arayışlar